Kızamık Salgını: Aşı ve Korunma Yöntemleri

Son dönemde ABD’deki kızamık vakaları tekrar gündeme geldi. Uzun yıllar yaygın aşılama sayesinde kızamık neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. 1960’larda etkili bir aşı geliştirilmeden önce, ABD’de neredeyse her çocuk kızamık geçiriyordu ve her yıl 400-500 kişi hastalık nedeniyle hayatını kaybediyordu.

Ancak 2023 yazında, 42 eyalette 1.753 doğrulanmış vaka bildirildi. Bu, ABD’de hastalığın ortadan kaldırıldığı 2000 yılından bu yana bir yılda görülen en yüksek vaka sayısı oldu. En büyük salgın Batı Teksas’ta meydana geldi; 99 kişi hastaneye kaldırıldı ve aşı olmayan iki çocuk yaşamını yitirdi. Bu, 2015’ten bu yana ABD’deki ilk kızamık ölümleriydi.

Kızamık Salgınları Önlenebilir

Kızamık, aşılama ile büyük ölçüde önlenebilir. Toplumdaki kişilerin %95’i aşılı olduğunda hem aşılanan kişiler hem de çevresindekiler korunmuş olur. Ancak ABD genelinde okul çağındaki çocukların aşılama oranı 2019’da %95 iken 2023’te %92’ye düştü. Batı Teksas’ta salgının merkezindeki toplulukta bu oran %82’ye kadar düştü.

Son vakaların yalnızca %4’ü tam aşılı kişilerde görülürken, geri kalanlar ya aşısız ya da aşı durumu bilinmeyen kişilerdi. Bazı kişiler ise iki doz aşının yalnızca birini almıştı.

Kızamık Hakkında Bilinmesi Gerekenler

 

1. Kızamık çok bulaşıcıdır: Virüs solunum yoluyla saatlerce havada kalabilir ve bağışıklığı olmayan kişilerin büyük çoğunluğu enfekte olur. Kızamık, grip veya COVID-19’dan çok daha bulaşıcıdır.

2. Erken teşhisi zordur: Enfeksiyondan sonra semptomların ortaya çıkması 7-14 gün sürer. Ateş, öksürük ve burun akıntısı gibi belirtiler soğuk algınlığı ile karışabilir. Koplik lekeleri ve döküntüler birkaç gün sonra görülür ve kişi bu dönemde bulaşıcıdır.

3. Kızamık ciddi olabilir: Encefalit, zatürre, göz iltihabı, kötü gebelik sonuçları ve nadir görülen subakut sklerozan panensefalit (SSPE) gibi komplikasyonlar gelişebilir. Risk grupları; 5 yaş altı çocuklar, 20 yaş üstü yetişkinler, hamileler ve bağışıklığı zayıf kişiler.

4. Kızamık bağışıklık sistemini zayıflatabilir: Yapılan araştırmalar, kızamığın vücudun daha önce bağışıklık kazanmış olduğu virüs ve bakterilere karşı savunmasını geçici olarak azalttığını gösteriyor.

5. Aşılama son derece etkilidir: İki doz MMR aşısı %97 koruma sağlar. Nadir durumlarda aşılı kişilerde hastalık görülse de genellikle daha hafif seyreder.

6. Aşı güvenlidir: Aşı sonrası geçici kol ağrısı, düşük ateş ve kas ağrısı görülebilir. Kızamık aşısının otizme neden olduğu iddiaları çürütülmüştür.

7. Korunma yöntemleri: Aşı olmak, izolasyon uygulamak, hijyene dikkat etmek, bağışıklık durumunu kan testi ile kontrol etmek ve seyahat öncesi aşı durumunu güncellemek kızamıktan korunmayı sağlar.

Sonuç

 

Kızamık vakalarının artışı endişe verici olsa da, hastalık aşı ile kontrol altına alınabilir ve tamamen önlenebilir. Toplum sağlığı için aşı olmayı ihmal etmeyin ve çevrenizde aşı tereddüdü yaşayan kişilerle güvenilir bilgiler paylaşın.

Prostatit: Prostat İltihabının Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri

 

Prostatit, yani prostat iltihabı, erkeklerde sık görülen bir rahatsızlıktır. Her yıl milyonlarca erkek bu nedenle doktora başvurmaktadır. Semptomlar arasında idrar yaparken yanma veya ağrı, sık idrara çıkma ihtiyacı (özellikle gece), ağrılı boşalma ve bel ile perine bölgesinde ağrı yer alır.

Prostatitin Türleri

 

Prostatit dört ana kategoriye ayrılır:

Akut bakteriyel prostatit: Ani başlayan bu tür, genellikle bağırsakta yaşayan Escherichia coli gibi bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlardan kaynaklanır. Erkekler kas ağrısı, ateş ve idrarda veya menide kan gibi belirtiler gösterebilir. Prostatın şişmesi mesaneden idrar çıkışını engelleyebilir ve tam tıkanma acil müdahale gerektirir.

Kronik bakteriyel prostatit: Daha uzun süren ve genellikle hafif semptomlarla kendini gösteren bu tür, çoğunlukla yaşlı erkeklerde görülür. Semptomlar zaman zaman artıp azalabilir.

Kronik bakteriyel olmayan prostatit (CPPS): En yaygın türdür. Stres, idrar yolu enfeksiyonları, pelvik bölge travmaları veya iltihaplanma nedeniyle ortaya çıkabilir. Bazı durumlarda nedeni hiçbir zaman bulunamaz. CPPS, pelvik tabanı destekleyen kas, sinir ve dokuların tamamını etkileyebilir.

Asemptomatik inflamatuar prostatit: Genellikle başka bir nedenle muayene edilen erkeklerde prostat dokusunda beyaz kan hücrelerinin tespit edilmesi ile teşhis edilir ve çoğu zaman tedavi gerektirmez.

Hem akut hem de kronik bakteriyel prostatit, PSA (prostat spesifik antijen) seviyelerinin yükselmesine yol açabilir. PSA yüksekliği, prostat kanseriyle ilişkilendirilebildiği için endişe yaratabilir, ancak prostatit varlığında bu yükseliş kanser anlamına gelmez.

Prostatit Tedavi Yöntemleri

 

Akut ve kronik bakteriyel prostatit tedavisinde florokinolon sınıfı antibiyotikler etkili olur. Genellikle dört ila altı haftalık tedavi yeterlidir. Antibiyotik direnci artmakta olduğundan, fosfomisin gibi eski ilaçlar bazı durumlarda kullanılabilir. PSA seviyeleri tedaviyle düşer, ancak bu süreç üç ila altı ay sürebilir.

CPPS, bakteriyel olmadığı için antibiyotiklerden fayda görmez. Tedavide ibuprofen gibi steroidal olmayan antienflamatuarlar, tamsulosin gibi alfa blokerler ve tadalafil gibi PDEF inhibitörleri kullanılabilir. Ayrıca özel fizik tedavi yöntemleri de kaslardaki gerginliği azaltarak rahatlama sağlayabilir. Ancak Kegel egzersizleri pelvik tabanı fazla gerginleştirip semptomları artırabileceği için önerilmez.

Akupunktur, CPPS semptomlarını hafifletmede umut verici sonuçlar vermektedir. 2023’te yapılan bir çalışma, akupunktur sonrası semptomlarda altı aya kadar süren iyileşmeler göstermiştir. CPPS tedavisinde psikolojik faktörlerin de göz önünde bulundurulması önemlidir. Depresyon, anksiyete ve ağrı algısı semptomları kötüleştirebilir. Bilişsel davranışçı terapi ve farkındalık teknikleri, hastaların başa çıkma becerilerini artırabilir.

Sonuç

 

Prostatit türleri farklı olduğundan, doğru tanı ve tedavi büyük önem taşır. Bakteriyel prostatit tedavisinden sonra PSA seviyesinin normale dönüp dönmediğinin kontrol edilmesi gerekir. Kronik veya bakteriyel olmayan prostatitlerde anormal PSA seviyeleri, standart tanı yöntemleriyle değerlendirilmelidir.

Çölyak Hastalığı Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar

Çölyak hastalığı, vücudun besinleri yeterince emmesini engelleyebilen bir sindirim ve bağışıklık sistemi bozukluğudur. Türkiye’de ve dünyada bu hastalıkla ilgili farkındalık artsa da, hâlâ pek çok bilinmeyen yönü bulunuyor. Genel kanının aksine, çölyak hastalığı olan herkesin karın ağrısı, şişkinlik veya ishal gibi belirtiler göstermesi zorunlu değildir. Glüten duyarlılığı ise çölyak hastalığından farklıdır ve bazı kişilerde benzer semptomlara yol açabilir.

Mit 1: Çölyak Hastalığı Genellikle Genç Yaşta Teşhis Edilir

Gerçek şu ki, çölyak hastalığı her yaşta ortaya çıkabilir ve genellikle ileri yaşlarda teşhis edilir. Ortalama teşhis yaşı 46 ile 56 arasındadır ve yaklaşık dörtte biri 60 yaşından sonra tanı alır. Kadınlarda ve tip 1 diyabet, Hashimoto tiroidi veya dermatitis herpetiformis gibi diğer otoimmün hastalıkları olan kişilerde biraz daha sık görülür. Hastalığın tetikleyicileri tam olarak bilinmemekle birlikte, viral enfeksiyonlar, ameliyatlar veya stresli yaşam olaylarının etkili olabileceği düşünülmektedir.

Mit 2: Çölyak Hastalığı Sadece Bağırsakları Etkiler

Çölyak hastalığında glüten tüketimi, ince bağırsaktaki villi adı verilen besin emici çıkıntılara bağışıklık sistemi saldırısı başlatır. Bu villiler tahrip olduğunda besinlerin emilimi azalır. Ancak hastalık sadece bağırsaklarla sınırlı değildir; sinir sistemi, hormonlar ve iskelet sistemi üzerinde de etkiler gösterebilir. Beyin sislenmesi, kas ve eklem ağrıları veya adet düzensizlikleri bunlara örnektir.

Mit 3: Glüten Yedikten Sonra Hastalanmak Çölyak Hastalığı Anlamına Gelir

Glüten tüketiminden sonra rahatsızlık hisseden herkesin çölyak hastası olduğu anlamına gelmez. Bazı kişilerde çölyak hastalığı olmayan glüten duyarlılığı vardır. Çölyak hastalığı kan testleri ve bağırsak biyopsisi ile teşhis edilirken, glüten duyarlılığı antikor üretmez ve bağırsak hasarına yol açmaz. Glüten duyarlılığı yaşayan kişilerde beyin sislenmesi, yorgunluk ve kas ağrıları görülebilir. Bu durum bazen FODMAP adı verilen bazı şeker benzeri moleküller veya buğday alerjisi ile ilişkili olabilir.

Mit 4: Glutensiz Diyet Her Zaman Semptomları Hafifletir

Çölyak hastalığının tek tedavisi glutensiz diyettir, ancak bu her zaman semptomları tamamen ortadan kaldırmayabilir. Hastaların yaklaşık %20’sinde glütensiz diyete rağmen semptomlar devam eder. Kazara glüten tüketimi veya çapraz bulaşmalar semptomların tekrar ortaya çıkmasına neden olabilir. Araştırmalar, glütenin parçalanmasına yardımcı enzimler, glütenle bağışıklık tepkisini azaltan ilaçlar ve bağışıklık sisteminin glütene verdiği yanıtı yeniden programlayan yöntemlerin potansiyel çözümler olabileceğini göstermektedir.

Çölyak hastalığı ve glüten duyarlılığı konusunda doğru bilgiye sahip olmak, yanlış tedavi veya gereksiz kısıtlamalardan kaçınmak için önemlidir.

Günlük Adım Sayısı Yeterli mi?

Kalp Atış Hızınızı da Hesaba Katın

Bugün hedeflediğiniz adım sayısına ulaştınız mı? Eğer ulaştıysanız, tebrikler! Adım sayısını takip etmek, zamanla hareketliliğinizi artırmanız için motive edici olabilir. Ancak fiziksel uygunluğunuzu değerlendirmek veya kalp-damar hastalıkları riskinizi anlamak söz konusu olduğunda yalnızca adım sayısı yeterli olmayabilir.

Akıllı saat veya bileklikler sayesinde kalp atış hızınızı da takip ederseniz, hem fiziksel kondisyonunuzu daha doğru değerlendirebilir hem de diyabet veya kalp krizi gibi ciddi sağlık sorunları için riskinizi daha iyi anlayabilirsiniz. Daha sağlıklı bir yaşam için günlük kaç adım atmanız gerektiğini ve kalp atış hızının önemini öğrenmek için okumaya devam edin.

Kaç Adım Hedeflemelisiniz?

Sıklıkla duyduğumuz 10.000 adım hedefi kulağa hoş geliyor, ancak bu sayı bilimsel olarak özel bir anlam taşımıyor. Araştırmalar, günde 4.000 ila 7.000 adım atmanın bile sağlık açısından önemli faydalar sağlayabileceğini gösteriyor. Elbette 10.000’in üzerinde adım atmak daha fazla fayda sağlayabilir.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, yokuşlarda hızlı yürüyenlerin, aynı sayıda adım atan düz zemin yürüyüşçülerine göre çok daha fazla egzersiz yaptığıdır. Bu nedenle sadece adım sayısı, aktivitenizin yoğunluğunu tam olarak yansıtmayabilir.

Adım Sayısı ve Kalp Atış Hızıyla Sağlık Değerlendirmesi

Yeni araştırmalar, adım sayısı ile kalp atış hızını birleştirmenin, fiziksel uygunluğu ve hastalık risklerini değerlendirmede daha etkili olduğunu ortaya koyuyor. Journal of the American Heart Association’da yayınlanan bir çalışmada, adım başına düşen günlük kalp atış hızını gösteren DHRPS oranı incelendi. Bu oran, ortalama günlük kalp atış hızının ortalama günlük adım sayısına bölünmesiyle hesaplanıyor.

Çalışmaya katılan yaklaşık 7.000 kişi, Fitbit benzeri cihazlarla hem adımlarını hem de kalp atış hızlarını ölçtü. Beş yıl boyunca yapılan takipte, DHRPS oranı yüksek olan kişilerin tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kalp krizi ve felç gibi sorunlarla daha fazla ilişkili olduğu görüldü.

DHRPS Puanı Nasıl Yorumlanır?

Araştırmada DHRPS puanları üç kategoriye ayrıldı:

  • Düşük: 0,0081 veya daha düşük

  • Orta: 0,0081’den yüksek, 0,0147’den düşük

  • Yüksek: 0,0147 veya daha yüksek

 

DHRPS örneği: Ortalama günlük kalp atış hızınız 80 ve günlük adım sayınız 4.000 ise DHRPS’niz 80/4.000 = 0,0200 olur. Eğer adım sayınız 6.000’e çıkarsa, DHRPS 0,0133’e düşer. Düşük puan, daha iyi bir durumu gösterir.

DHRPS’yi Takip Etmeli mi?

Bu oranı takip etmek ilginç olabilir, ancak sağlık üzerinde doğrudan etkisini gösteren araştırmalar henüz sınırlı. Çalışmada sadece DHRPS ile kardiyovasküler ve metabolik hastalıklar arasındaki ilişki incelendi; yüksek puanın bu hastalıkları tetikleyip tetiklemediği net değil. Ayrıca çalışmanın katılımcıları çoğunlukla kadın ve beyazlardan oluşuyordu, sonuçlar farklı gruplarda değişebilir.

DHRPS veya benzeri ölçümler, davranış değişikliği ve daha aktif bir yaşam tarzı teşvik ediyorsa faydalı olabilir. Kalp atış hızınızı ve adımlarınızı izleyen bir cihazınız varsa, DHRPS’nizi hesaplayabilirsiniz. Bu ölçüm belki sizi daha sağlıklı alışkanlıklar kazanmaya teşvik eder.

Tereyağı mı Bitkisel Yağ mı Tercih Edilmeli?

Ölüm Riski ve Sağlıklı Yaşam Üzerine Yeni Bulgular

Tereyağı severler için üzücü bir haber: Tereyağının sağlık üzerindeki etkileri uzun süredir tartışmalı olsa da, yakın zamanda yapılan bir araştırma bu konuda net bir tablo çiziyor. JAMA Internal Medicine dergisinde yayımlanan ve uzun yıllar süren gözlemsel verileri kullanan bu çalışma, tereyağı ve bitkisel yağ tüketiminin ölüm riski üzerindeki etkilerini inceledi.

Araştırmanın Temel Sonuçları

Araştırmanın baş yazarına göre, fazla tereyağı tüketimi ölüm riskini artırırken, bitkisel yağ tüketiminin artması bu riski azaltıyor. Araştırma, tereyağını bitkisel yağlarla değiştiren kişilerin daha uzun yaşama ihtimalinin olduğunu ortaya koyuyor.

Tereyağı ve Bitkisel Yağlar Arasındaki Fark

Araştırmacılar, katılımcıları tereyağı ve bitkisel yağ tüketim miktarlarına göre gruplara ayırdı ve 33 yıla kadar süren takiplerde ölümleri karşılaştırdı. Sonuçlar açık: en fazla tereyağı tüketenlerde ölüm riski en az tüketenlere kıyasla %15 daha yüksek çıkarken, en fazla bitkisel yağ tüketenlerde ölüm riski en az tüketenlere göre %16 daha düşük bulundu.

Ayrıca, yüksek tereyağı tüketimi kanserden ölüm riskini artırırken, bitkisel yağlar hem kanser hem de kalp krizi ve felç gibi kardiyovasküler hastalıklardan ölüm riskini azaltıyor. Çalışmada incelenen beş bitkisel yağ arasında soya fasulyesi, kanola ve zeytinyağı hayatta kalma ile anlamlı bir şekilde ilişkili bulundu. Günlük diyette yaklaşık 10 gram tereyağını eşdeğer miktarda bitkisel yağ ile değiştirmek, toplam ve kanserden ölümlerin azalmasıyla bağlantılıydı.

Bitkisel Yağlar Sağlığı Nasıl Destekliyor?

Araştırmayı değerlendiren beslenme uzmanları, tereyağının neredeyse hiç esansiyel yağ asidi içermediğini ve az miktarda da olsa trans yağ barındırdığını belirtiyor. Buna karşılık, bitkisel yağlar esansiyel yağ asitleri, doymamış yağlar ve antioksidanlar açısından zengin. Özellikle tereyağı yerine kullanıldığında, bitkisel yağlar kronik iltihaplanmayı azaltmaya ve sağlıklı kolesterol ile trigliserit seviyelerini desteklemeye yardımcı oluyor.

Dr. Willett, “Arada sırada lezzet için tereyağı kullanmak sorun olmaz. Ancak yemek pişirirken ve sofrada mümkün olduğunca bitkisel yağları tercih etmek sağlığınızı uzun vadede destekler” diyor. Zeytinyağı, hardal yağı veya susam yağı gibi farklı seçenekleri deneyerek, damak tadınıza uygun olanları belirlemek de öneriliyor.

Çalışmanın Sınırlamaları ve Güçlü Yönleri

Araştırma, Türkiye’deki benzer uzun dönemli gözlemsel çalışmalara benzer şekilde, 221.000’den fazla yetişkinin yanıtladığı diyet anketlerine dayanıyor. Tüm gözlemsel çalışmalar gibi, doğrudan neden-sonuç ilişkisi kurmak mümkün değil. Katılımcıların çoğunun sağlık alanında çalışan kişilerden oluşması, sonuçların genellenmesini sınırlayabilir. Araştırmacılar, yaş, fiziksel aktivite, sigara kullanımı ve aile öyküsü gibi birçok faktörü kontrol ederek sonuçların güvenilirliğini artırdı.

Sonuç olarak, tereyağı lezzetli olsa da, sağlıklı bir yaşam için bitkisel yağlara yönelmek uzun vadede ölüm riskini azaltabilir ve kronik hastalıklardan korunmaya yardımcı olabilir.

Zona Aşısı Demans Riskini Azaltabilir mi?

Tıbbi tedavilerin yan etkileri çoğunlukla baş ağrısı, mide rahatsızlığı veya uyku hali gibi istenmeyen sonuçlara yol açar. Ancak bazen beklenmeyen bir fayda da ortaya çıkabilir. Zona aşısı için durum tam olarak böyle olabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, bu aşının yalnızca zona hastalığını önlemekle kalmayıp demans riskini de azaltabileceğine işaret ediyor.

Zona Hastalığı ve Aşı Kimlere Öneriliyor?

Zona, suçiçeğine yol açan virüsün yıllar sonra yeniden aktif hale gelmesiyle ortaya çıkan ağrılı, kabarcıklı bir döküntüdür. Türkiye’de de geçmişte suçiçeği geçirmiş herkes risk altındadır. Bu nedenle zona aşısı, 50 yaş üzeri yetişkinlere ve bağışıklık sistemi zayıf olan 19 yaş üstü kişilere önerilmektedir.

Demans Vakaları Artıyor

Demans, hem hastalar hem de aileleri için büyük bir yük oluşturur. Türkiye’de de nüfusun yaşlanmasıyla birlikte vaka sayılarının önümüzdeki yıllarda ciddi şekilde artması bekleniyor. Hastalık ilerlediğinde tedavi seçenekleri oldukça sınırlıdır. Bu yüzden etkili, güvenli ve kolay uygulanabilir koruyucu yöntemler çok büyük önem taşır.

Zona Aşısı Demans Riskini Nasıl Etkiliyor?

Bazı araştırmalar, zona geçiren kişilerde ilerleyen yıllarda demans riskinin arttığını gösteriyor. Bu da “zona hastalığını önlemek, demansı da önleyebilir mi?” sorusunu gündeme getirdi. Yapılan birkaç büyük çalışma, bu ihtimali güçlü biçimde destekliyor.

Örneğin:

  • 300 binden fazla yetişkinin incelendiği bir araştırmada, zona aşısı olan 70 yaş üstü kişilerde demansın daha az görüldüğü rapor edildi.

  • 200 binin üzerinde kişinin dahil edildiği başka bir çalışmada ise hem eski tip canlı aşıyı hem de yeni tip rekombinant aşıyı olanlarda demans riskinin yıllar içinde daha düşük olduğu bulundu. Yeni nesil aşının etkisi daha belirgindi ve bu aşıyı olanlar, eski tip aşıyı olanlara kıyasla yaklaşık 164 gün daha uzun süre demanssız yaşadı.

 

Doğal Deney: En Güçlü Kanıtlardan Biri

Yeni yayımlanan bir doğal deney çalışması, zona aşısı ile demans arasındaki bağlantıyı daha net ortaya koyuyor. Doğal deneyler, gerçek yaşam koşullarında bir grubun bir uygulamaya maruz kalıp diğerinin kalmadığı durumları analiz eder.

Bir ülkede uygulanan aşılama programında, doğum tarihi belirli bir tarihten sonra olanlar aşılanırken daha yaşlı olanlar kapsam dışında bırakıldı. Araştırmacılar, iki haftalık bir yaş farkıyla birbirine çok benzeyen yaklaşık 300 bin kişinin yedi yıl boyunca sağlık kayıtlarını takip etti.

Sonuçlar dikkat çekiciydi:

  • Aşı olmayanlara kıyasla aşılanan kişilerde demansa yakalanma ihtimali %3,5 daha düşüktü. Bu, yaklaşık yüzde 20 oranında bir risk azalmasına denk geliyor.

  • Aşı olan kadınlarda koruyuculuğun erkeklere göre daha belirgin olduğu görüldü.

 

Bu çalışma tek başına kesin kanıt sunmasa da diğer araştırmalarla birleştiğinde tabloyu oldukça güçlendiriyor.

Aşı Demansı Nasıl Önleyebilir? Olası Açıklamalar

Bilim insanlarına göre bu ilişkinin altında birkaç mantıklı biyolojik mekanizma olabilir:

  • Enflamasyonun azalması: Zona atağının önlenmesi, sinir sistemi üzerindeki kronik iltihaplanmayı azaltabilir.

  • Bağışıklık sisteminin güçlenmesi: Aşı, beyin sağlığı üzerinde dolaylı bir koruma sağlayabilecek bağışıklık düzenlemelerine yol açabilir.

  • İnme riskinin düşmesi: Zona geçiren kişilerde inme riskinin arttığı biliniyor. İnme, demansa yol açan önemli faktörlerden biri olduğundan, bu riskin azalması genel demans riskini de düşürebilir.

 

Sonuç: Uygunsanız Aşı Olmak İçin Ek Bir Neden Daha

Herkesin demans riskini azaltmak için yapabileceği pek çok şey var: aktif bir yaşam tarzı sürdürmek, sağlıklı beslenmek, zihni canlı tutmak gibi. Ancak yeni bulgular, zona aşısının da bu listeye eklenebileceğini gösteriyor. Aşı hem zona hastalığının ağrılı dönemlerini önlüyor hem de uzun vadeli beyin sağlığına katkı sağlayabilir.

Uygunsanız zona aşısını yaptırmak, gelecekte demans riskinizi azaltabilecek önemli bir adım olabilir. Devam eden araştırmalar, bu ilişkinin detaylarını ortaya koydukça tedavi ve korunma stratejileri de zenginleşecek.

Bağırsak Sağlığının İki Süper Gücü: Lif ve Fermente Gıdalar

Okulda “F” harfi başarısızlık anlamına gelebilir ama beslenmede durum tam tersidir. Lif (fiber) ve fermente gıdalar, sindirim sisteminin sağlığını korumada başı çeker ve genel sağlık üzerinde de güçlü etkiler sunabilir. Peki bu iki besin grubunu günlük yemeklerinize nasıl ekleyebilirsiniz? Bağırsak sağlığınız için neden bu kadar önemliler?

Bağırsak Mikrobiyomu Neden Önemli?

Bağırsak mikrobiyomu, kalın bağırsağınızda yaşayan trilyonlarca bakteri, virüs, mantar ve mikroorganizmadan oluşur. Beslenmenizden çevresel koşullara kadar birçok etken bu mikrobiyomun dengesini etkiler. Uzmanlar, vücuttaki pek çok hayati görevi üstlendiği için mikrobiyomu adeta “gizli bir organ” olarak görür.

Bağırsak mikrobiyomu, bağışıklığı destekler, kronik iltihabı azaltır, bağırsak hücrelerini güçlü tutar ve normal beslenmede bulunmayan bazı mikro besinleri üretir. Dahası, bağırsaklar beyinle sürekli iletişim hâlindedir; bu nedenle mikrobiyomdaki değişiklikler ruh hali ve zihinsel sağlık üzerinde de etkili olabilir.

Lifin Temel Rolü

Lif, sindirimin düzenli işlemesini sağlayan en önemli besin gruplarından biridir. Dışkının hacmini artırır, yumuşatır ve bağırsaklardan rahat geçmesine yardımcı olur.

Ayrıca lifin faydaları yalnızca sindirimle sınırlı değildir. Lif tüketimi:

Vücut ağırlığının kontrolüne,

LDL (kötü) kolesterolün düşmesine,

Kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve bazı kanser türleri riskinin azalmasına katkı sağlar.

Lif Hakkında Bilmeniz Gerekenler

Lif iki türdür: çözünen ve çözünmeyen. Ancak yeni araştırmalar, lif türünden çok toplam lif miktarının önemli olduğunu gösteriyor.

Diyetinizi bir anda lifle doldurmak yerine, kademeli olarak artırmanız gerekir. Aksi takdirde şişkinlik, gaz ve kramp yaşayabilirsiniz. Bol su içmek bu süreci kolaylaştırır. Genelde bir hafta içinde vücut yeni lif miktarına uyum sağlar.

Günlük Ne Kadar Lif Lazım?

Ortalama kural, her 1.000 kalori için 14 gram lif tüketmektir. Ancak günlük miktarı hesaplamak yerine, sofranıza daha fazla lifli besin eklemeye odaklanmak daha pratiktir.

Lif Açısından Zengin Besinler

Meyveler

Sebzeler

Baklagiller

Kuruyemiş ve tohumlar

Tam tahıllar

Eğer lif takviyesine ihtiyaç duyarsanız ara sıra kullanmanızda sakınca yoktur; ancak ana lif kaynağı olarak gerçek gıdaların yerini almamalıdır.

Fermente Gıdaların Gücü

Fermente gıdalar, bağırsak mikrobiyomunu besleyen iki önemli içeriğe sahiptir: prebiyotikler ve probiyotikler. Bu gıdalar, faydalı bakterileri artırarak bağırsak dengesini güçlendirir.

Sağlıklı bir bağırsak, sindirimden besin emilimine, bağışıklığın korunmasından iltihapla mücadeleye kadar birçok işlevde rol oynar. Bazı çalışmalar, fermente gıdalardaki probiyotiklerin irritabl bağırsak sendromu gibi rahatsızlıklarda fayda sağlayabileceğini öne sürer.

Fermente Gıdalar Nasıl Üretilir?

Fermentasyon sırasında gıdadaki doğal bakteriler şekeri ve nişastayı parçalayarak laktik asit üretir. Bu süreç Lactobacillus ve Bifidobacterium gibi faydalı bakterilerin oluşmasını sağlar.

Ancak bazı fermente ürünlerin (örneğin bira ve şarap) üretim aşamasında bu yararlı mikroplar etkisiz hâle gelebilir.

Hangi Fermente Gıdalar Tercih Edilmeli?

Yoğurt (etikette “canlı kültür” ibaresi olmalı)

Turşu

Lahana turşusu

Kombucha

Kimchi

Probiyotik takviyeler de mevcut olsa da, içeriğinin doğruluğu garanti edilmediği için uzmanlar probiyotiği doğrudan gıdalardan almayı öneriyor.

Ne Sıklıkla Tüketilmeli?

Prebiyotik ve probiyotik alımı için kesin bir günlük öneri yoktur. Genel olarak, fermente gıdaları gün içinde bir öğüne bile eklemek bağırsak sağlığına katkı sağlar.

Sonuç

Lif ve fermente gıdalar, hem bağırsak sağlığı hem de genel sağlık için güçlü iki destekçidir. Bu besinleri düzenli olarak tüketmek, sindirimden bağışıklığa kadar birçok sistemi olumlu etkiler. Sofranıza daha fazla lif ve fermente ürün eklemek küçük bir adım gibi görünse de, uzun vadede büyük faydalar sağlayabilir.

Taksi Şoförleri Alzheimer’a Karşı Daha mı Korunaklı?

Yeni Araştırmanın İlginç Sonuçları

Alzheimer hastalığı (AD), hem hastalar hem de yakınları için yıkıcı sonuçlar doğuran, tedavisi henüz tam olarak bulunamamış bir beyin hastalığıdır. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları riski azaltmaya yardımcı olsa da, hastalığı tamamen önlemeye yönelik güçlü yöntemlere hâlâ ihtiyaç duyuluyor. Bu nedenle, son dönemde yayımlanan ilginç bir araştırmanın sonuçları dikkat çekiyor: Taksi ve ambulans şoförlerinde Alzheimer’dan ölüm oranı, diğer pek çok mesleğe kıyasla belirgin şekilde daha düşük.

Bu durumun, bu şoförlerin işlerini yaparken beyinlerinde oluşan yapısal değişikliklerle ilgili olabileceği düşünülüyor.

Meslek ve Alzheimer Arasındaki Beklenmedik Bağlantı

Geçmişte yapılan küçük ölçekli çalışmalar, sürekli şehir içi navigasyon yapan taksi şoförlerinin hipokampüs bölgesinde – yani mekânsal hafızadan sorumlu alanda – genişleme olduğunu göstermişti. Burası aynı zamanda Alzheimer’ın en erken etkilediği bölgelerden biri.

Yeni çalışma ise çok daha geniş kapsamlı. Üç yıl içinde yaşamını yitiren yaklaşık dokuz milyon kişinin meslek bilgileri incelendi ve 443’ten fazla meslek için Alzheimer ile ilişkili ölüm oranları hesaplandı. Sonuçlar şaşırtıcıydı.

Araştırmanın Buldukları

Taksi ve ambulans şoförlerinde Alzheimer’a bağlı ölüm oranı, diğer meslek gruplarına göre belirgin şekilde daha düşüktü. Taksi şoförlerinin ölümlerinin yalnızca %0,91’i Alzheimer ile ilişkilendirildi. Ambulans şoförlerinde bu oran %1,03’tü. Buna karşılık yönetici pozisyonundaki kişilerde oran %1,82 ile genel nüfus ortalamasına daha yakındı. Bu fark küçük görünse de Alzheimer’a bağlı ölümlerde %40’tan fazla azalma anlamına geliyor.

Benzer şekilde navigasyon gerektiren işler aynı korumayı sağlamıyordu. Örneğin pilotlar ve gemi kaptanları Alzheimer’a bağlı en yüksek ölüm oranlarına sahip meslekler arasındaydı. Otobüs şoförlerinde ise oran ortalama seviyeye daha yakındı.

İlginç bir nokta: Bu düşük risk sadece Alzheimer için geçerliydi; diğer demans türlerinde aynı sonuç görülmedi.

Neden Özellikle Taksi ve Ambulans Şoförleri?

Araştırmacılara göre bu farkın olası nedeni, bu şoförlerin sürekli gerçek zamanlı mekânsal bilgi işlemeleri ve aktif navigasyon yapmaları. Bu durum hipokampüsün hem yapısını hem de işlevini güçlendirebilir. Böylece Alzheimer’dan etkilenme ihtimali azalabilir.

Otobüs şoförleri, pilotlar ve kaptanların benzer koruma göstermemesinin nedeni ise genellikle sabit ve önceden belirlenmiş rotalarla çalışmaları olabilir. Bu da beyni aynı şekilde zorlamıyor.

Bu Sonuçların Sınırlamaları

Her gözlemsel çalışmada olduğu gibi, bu araştırmanın da kesin sonuç verdiğini söyleyemeyiz. Bulgular şu nedenlerle dikkatle değerlendirilmeli:

Bilgiler ölüm belgelerinden alındığı için meslek yanlış bildirilmiş olabilir.

Kişilerin meslek seçimleri genetik ya da bilişsel eğilimlerden etkilenmiş olabilir.

Sigara kullanımı, yaşam tarzı gibi faktörler sonuçları etkilemiş olabilir.

Özellikle taksi şoförlerinde Alzheimer’a bağlı ölüm sayısının çok az olması sonuçları istatistiksel olarak kırılgan hâle getiriyor.

Ayrıca, günümüzde navigasyonun büyük kısmı GPS’e devredildiği için bu etkinin gelecekte sürüp sürmeyeceği de merak konusu.

Bu Bulgular Alzheimer Riskimizi Azaltmaya Nasıl Yardımcı Olabilir?

Bu araştırma, özellikle navigasyona dayalı zihinsel aktivitelerin Alzheimer riskini azaltma potansiyeli olduğunu düşündürüyor. Bu nedenle şu aktiviteler teorik olarak fayda sağlayabilir:

Oryantiring, geocaching gibi yön bulma temelli açık hava aktiviteleri

Uzamsal zekâyı geliştiren bulmacalar

Mekânsal işlemeyi teşvik eden video oyunları (Tetris, Minecraft vb.)

Masa oyunları (satranç, labirent temelli oyunlar, BattleShip vb.)

Bu aktivitelerin Alzheimer riskini ne kadar etkilediği konusunda daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. Ancak kaliteli uyku, düzenli egzersiz ve dengeli beslenme gibi bilinen koruyucu yaşam alışkanlıklarını sürdürmek hâlâ en etkili yöntem.

Sonuç

Taksi ve ambulans şoförlerinde Alzheimer’dan ölüm oranının belirgin şekilde düşük olması, hastalığın önlenmesine dair yeni bir kapı aralıyor. Bu sonuçlar gelecekte daha kapsamlı çalışmalarla doğrulanırsa, Alzheimer’ın nedenlerini ve nasıl önlenebileceğini anlamamızda önemli bir rol oynayabilir.

Salmonella Nedir? Belirtileri, Bulaşma Yolları ve Korunma İpuçları

 

Salmonella, gıda kaynaklı hastalıkların en bilinen nedenlerinden biri olan bir bakteridir. Bu bakteriyle karşılaşanlar genellikle salmonelloz adı verilen bir tür gıda zehirlenmesi yaşar. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaygın görülen bu enfeksiyon, özellikle yaz aylarında ve uygun şekilde hazırlanıp saklanmayan yiyeceklerde daha sık ortaya çıkar. Üstelik bazı durumlarda beklenmedik komplikasyonlara bile yol açabilir.

Salmonella Bize Nasıl Bulaşır?

Salmonella çoğunlukla çiğ veya az pişmiş gıdalarda bulunur. Çiğ tavuk ürünleri, kıyma, yumurta, organik yeşillikler, un, çiğ kurabiye hamuru, fındık ezmeleri ve pastörize edilmemiş süt bu listeye dahildir.

Bunlara ek olarak:

  • Evde yetiştirilen tavuklar

  • Kaplumbağa, sürüngen ve kurbağa gibi küçük evcil hayvanlar

  • Bazı paketli hayvan mamaları

    da enfeksiyon kaynağı olabilir.

 

Kontamine gıdaya dokunduktan sonra elleri yıkamamak, bakteriyi ağız yoluyla almanıza neden olabilir. Hatta kendiniz hasta olmasanız bile bakteriyi elleriniz veya kıyafetlerinizle başkalarına taşıyabilirsiniz.

Salmonella Vücutta Ne Tür Belirtilere Yol Açabilir?

Salmonella enfeksiyonu genelde mide-bağırsak şikâyetleriyle ortaya çıkar.

En sık görülen belirtiler:

  • Karın ağrısı

  • Bulantı

  • İshal

  • Ateş

 

Belirtiler genellikle bakteriyi tükettikten 6 saat sonra başlayabilir ve 2–3 gün içinde büyük oranda kendiliğinden geçer. Bazı kişilerde semptomlar oldukça hafif olabilir ve dikkat bile çekmeyebilir. Ancak kanlı ishal, şiddetli karın ağrısı, yüksek ateş ve aşırı halsizlik durumlarında doktora başvurmak gerekir.

Salmonelloz Nasıl Tedavi Edilir?

Hastaların çoğu ilaçsız bir şekilde iyileşir. En önemli adım, kaybedilen sıvıyı yerine koymak ve vücudu susuz bırakmamaktır. Su, ayran, elektrolit içecekleri veya çorba tüketmek faydalıdır.

Aşağıdaki durumlarda mutlaka tıbbi destek alın:

  • 39°C’nin üzerinde ateş

  • Üç günü aşan ishal

  • Kanlı dışkı

  • Şiddetli kusma nedeniyle sıvı tutamamak

 

Antibiyotik tedavisi bazı durumlarda uygulanabilir. Ancak bu ilaçlar bakterinin dışkıyla atılma süresini uzatabileceği için, hastanın başkalarına bulaştırma ihtimali artabilir. Bu nedenle antibiyotik kararı dikkatle verilmelidir.

Hangi Kişiler Daha Fazla Risk Altında?

Bazı gruplar Salmonella enfeksiyonunu daha ağır geçirebilir:

  • 65 yaş üzerindeki kişiler

  • Hamile kadınlar

  • 5 yaş altındaki çocuklar

  • Bağışıklığı baskılanmış bireyler (kanser tedavisi görenler, organ nakli geçirmiş kişiler vb.)

 

Nadir durumlarda Salmonella kan dolaşımına girerek idrar yolları, kemikler, eklemler veya sinir sistemine yayılabilir. Ayrıca damarlarında tıkanıklık olan kişilerde ciddi damar problemlerine yol açabilir.

Salmonella’dan Nasıl Korunabilirsiniz?

Gıda zehirlenmesini önlemek için günlük yaşamda alınabilecek basit ama etkili önlemler vardır:

  • Çiğ gıdalarla temas eden kesme tahtalarını, bıçakları ve yüzeyleri sıcak su ve sabunla iyice yıkayın.

  • Mümkünse sebze, meyve ve et için ayrı kesme tahtaları kullanın.

  • Pişmiş veya bozulabilir yiyecekleri en fazla iki saat içinde buzdolabına yerleştirin.

  • Yiyecek hazırlamadan önce ve sonra ellerinizi mutlaka yıkayın.

  • Evcil hayvanların dışkısını temizlerken eldiven kullanın ve işlem sonrası elleri yıkayın.

 

Daha hassas kişiler için ek önlemler:

  • Küçük çocukların kaplumbağa, kurbağa, tavuk ve ördek gibi yüksek riskli hayvanlara dokunmasına izin vermeyin.

  • Yaşlılar ve bağışıklığı zayıf olanlar yiyecekleri mutlaka iyi pişirmeli ve iyice yıkamalıdır.

  • Organ nakli geçiren kişilerin sürüngen türü hayvanları evcil hayvan olarak edinmemesi önerilir.

Sonuç

Salmonella çoğu zaman hafif seyretse de bazı kişilerde ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle doğru gıda hijyeni, el temizliği ve gıdaların güvenli şekilde hazırlanması büyük önem taşır. Evde risk grubunda kişiler varsa bu önlemler daha da değer kazanır.

Magnezyum Neden Bu Kadar Konuşuluyor?

Magnezyum Neden Bu Kadar Konuşuluyor? Faydaları, Eksikliği ve Takviyeler Hakkında Bilmeniz Gerekenler

Son yıllarda beslenme, mineral ve takviye dünyasında magnezyum adeta yeniden keşfedilen bir yıldız haline geldi. Uzun süre geri planda kalan bu mineral, artık hem uzmanlar hem de kullanıcılar tarafından daha fazla ilgi görüyor. Peki bu ilginin nedeni ne? Magnezyum gerçekten söylendiği kadar faydalı mı? Günlük beslenmeniz bu minerali yeterince sağlıyor mu? İşte merak edilenlerin sade ve anlaşılır bir özeti.

Magnezyum Nedir ve Neden Gereklidir?

Magnezyum, vücudun sağlıklı çalışması için kritik öneme sahip bir mineraldir. Kalp-damar sağlığı, sinir sistemi, kas fonksiyonları ve kemik yapısı için gereklidir. Ayrıca kalsiyumun dengelenmesi, kan şekerinin düzenlenmesi ve protein sentezi gibi önemli süreçlerde görev alır. Bilimsel verilere göre vücutta 300’den fazla biyokimyasal reaksiyon magnezyuma bağlıdır.

Yeterince Magnezyum Alıyor musunuz?

Türkiye’de sağlıklı ve dengeli beslenen birçok kişi günlük magnezyum ihtiyacını doğal yollarla karşılayabilir. Önerilen günlük miktar kadınlar için 320 mg, erkekler için 420 mg’dır. Ancak bazı durumlarda ihtiyaç artabilir. Özellikle magnezyum eksikliği olan bireyler ile preeklampsi ve eklampsi gibi gebelik problemleri yaşayanlar için ek takviye gerekebilir. Bunun yanında şu durumlarda ek magnezyumun fayda sağlayabileceğine dair sınırlı bilimsel veriler vardır:

  • Kalp-damar hastalıkları ve yüksek tansiyon

  • Uykusuzluk

  • Migren

  • Anksiyete

  • Diyabet ve diyabetik sinir hasarı

  • Egzersiz sonrası kas ağrıları

  • Kabızlık

    Bazı çalışmalar magnezyumun beyin sağlığına katkıda bulunabileceğini veya sigarayı bırakma sürecine destek verebileceğini de öne sürüyor, ancak bu kanıtlar henüz güçlü değil.

 

Magnezyum Seviyesini Ölçmek Mümkün mü?

Kan testiyle magnezyum seviyeleri ölçülebilir. Normal aralık 1,7–2,2 mg/dL kabul edilir. Ancak vücut bu mineralin seviyesini ayarlama konusunda oldukça başarılıdır: Böbrekler gerektiğinde fazla magnezyumu atar, düşük olduğunda ise tutar ve bağırsaklardan emilim artar. Bu nedenle yalnızca kan testine bakarak kesin bir eksiklik olduğunu söylemek her zaman kolay değildir.

Magnezyum Eksikliğinin Belirtileri

Düşük magnezyum seviyesi; mide bulantısı, halsizlik ve iştahsızlık gibi genel belirtiler verebilir. Daha ileri seviyelerde karıncalanma, kas krampları ve düzensiz kalp ritmi ortaya çıkabilir. Eksikliğin yaygın nedenleri arasında:

  • Yetersiz beslenme

  • Kusma veya ishal gibi emilimi bozan durumlar

  • Bazı böbrek hastalıkları

  • Diüretikler veya bazı kemoterapi ilaçları

  • Alkol kullanım bozukluğu

    Ayrıca magnezyum eksikliği 70 yaş üzerindeki yetişkinlerde daha sık görülür.

 

Fazla Magnezyumun Belirtileri

Aşırı magnezyum alımı nadir görülür ancak mide bulantısı, baş ağrısı, kas zayıflığı ve solunum güçlüğüne yol açabilir. Çoğunlukla böbrek yetmezliği olan kişilerde veya yüksek doz takviye/müshil kullanımında ortaya çıkar.

Magnezyum Hangi Besinlerde Bulunur?

Magnezyum içeren besinleri düzenli tüketmek ihtiyacınızı karşılamanın en doğal yoludur. En iyi kaynaklar:

  • Ispanak ve diğer yeşil yapraklı sebzeler

  • Fasulye çeşitleri

  • Badem, fındık, kaju gibi kuruyemişler

  • Tam tahıllar

  • Kabak çekirdeği

  • Soya sütü

  • Muz

  • Bitter çikolata

    Örneğin bir porsiyon ıspanak, 30 gram badem ve bir adet muz yaklaşık 190 mg magnezyum sağlar.

 

Magnezyum Takviyesi Almalı mısınız?

Günlük diyetiniz yeterliyse ve doktorunuz bir eksiklik saptamadıysa takviye kullanmanız şart değildir. Ancak uykusuzluk, migren veya kas sorunları yaşayan bazı kişilerde magnezyum takviyesi denemeye değer olabilir. Yine de her takviye gibi yan etki ve ilaç etkileşimi riski bulunduğundan bir uzmana danışmak en doğrusudur.

Hangi Magnezyum Formu Daha Etkilidir?

Takviyelerde en sık kullanılan türler şunlardır:

  • Magnezyum sitrat: Genellikle bağırsak sağlığı ve kabızlık için

  • Magnezyum glisinat: Uyku ve sakinlik amacıyla öne çıkar

  • Magnezyum oksit: Hazımsızlık ve kabızlık için tercih edilir

    Seçim, kullanım amacınıza ve yan etkilere göre değişir. Genel olarak 350 mg altında günlük takviyeler güvenli kabul edilir.

 

Sonuç

Çoğu kişi dengeli beslendiği sürece yeterli magnezyum alır. Eğer eksiklik belirtileri yaşıyorsanız veya takviye alıp almamanız gerektiğinden emin değilseniz bir doktora danışmanız en doğru yaklaşımdır. Unutmayın, düzenli ve sağlıklı bir beslenme programı genellikle ihtiyacınız olan magnezyumu doğal olarak sağlar.