Göz Rengini Değiştiren Damla Tehlikesi

“Gözler ruhun aynasıdır” derler. Peki, göz renginizi farklı yapmak istemek ne anlama geliyor? Sosyal medyada ve çevrimiçi mağazalarda renk değiştiren göz damlaları giderek popülerleşiyor. Gençler ve moda tutkunu kişiler için göz rengini değiştirmek cazip görünse de, bu damlalar güvenli mi? Amerikan Oftalmoloji Akademisi (AAO) bu konuda net bir uyarı yapıyor: hayır.

Neden Renk Değiştiren Göz Damlası Kullanılmamalı?

 

AAO’ya göre bu damlalar FDA onaylı değil, güvenlik veya etkinlik açısından test edilmemiş ve gözlerinize ciddi zararlar verebilir. Oftalmoloji uzmanları, internetten satın alınan bu ürünlerin zararsız görünmesine rağmen içeriklerinin belirsiz olduğunu vurguluyor. Üretim ve denetim süreçleri bilinmediği için risk çok yüksek.

Göz Damlası İddiaları Gerçek mi?

 

Üreticiler, damlaların iris içindeki melanin seviyesini değiştirerek göz rengini değiştirdiğini iddia ediyor. Etkilerin birkaç saat içinde başladığı ve bir hafta veya daha uzun süre sürdüğü söyleniyor. Ancak uzmanlar, bu iddiaların hiçbir bilimsel kanıtı olmadığını ve damlaların iris üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını belirtiyor.

Gözlere Olası Zararlar

 

AAO, düzenlenmemiş göz damlalarının kullanımının potansiyel risklerini şöyle sıralıyor: iltihap, enfeksiyon, ışığa hassasiyet, göz tansiyonu yükselmesi veya glokom ve kalıcı görme kaybı. Kornea gibi gözün hassas bölgeleri bu kimyasallardan zarar görebilir ve görme yetisini kaybetme riski doğabilir.

Güvenli Alternatif: Renkli Kontakt Lensler

 

Göz renginizi değiştirmek istiyorsanız, güvenli bir seçenek olarak profesyonel reçeteyle temin edilen renkli kontakt lensler bulunuyor. Ancak internetten veya güvenilir olmayan kaynaklardan lens almak tehlikelidir. Lensler doğru tasarlanmamış veya temizlenmemişse gözde ciddi hasara yol açabilir. Doğru kaynaklardan temin edilen lensler, göz renginizi güvenli bir şekilde değiştirebilir.

Bademcik Taşları: Nedir, Belirtileri ve Tedavisi

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım bana bademcik taşlarını sordu. Yılda birkaç kez boğaz ağrısı çekiyor ve genellikle tuzlu suyla gargara yaparak rahatlıyordu. Ona bademcik taşlarının nadir olduğunu söylediğimde, doktorunun bunların oldukça yaygın olduğunu söylediğini belirtti. Görünüşe göre arkadaşım ve doktoru haklıymış; bademcik taşları oldukça yaygın ve çoğu zaman rahatsız edici olabiliyor. İşte bilmeniz gerekenler.

Bademcik Taşları Nedir?

 

Bademcik taşları, tıbbi adıyla tonsilloliths, bademciklerin yüzeyinde oluşan küçük beyaz veya sarı birikintilerdir. Ağızdaki hücreler, bakteriler, tükürük ve yiyecek parçacıkları bademciklerin girintilerine hapsolduğunda taşlar oluşur.

Bunlar kişiden kişiye farklılık gösterebilir: boyutları çıplak gözle fark edilmeyecek kadar küçük olabileceği gibi çakıl büyüklüğüne ulaşabilir, kıvamları yumuşak veya sert olabilir, kalış süreleri birkaç günden haftalara kadar değişebilir ve oluşma sıklıkları da kişiye göre farklılık gösterir.

İyi ağız hijyeni taş oluşumunu tamamen engellemez; düzenli diş fırçalama, diş ipi kullanımı ve diş hekimi kontrolleri bile taş oluşumunu tamamen önleyemez.

Bademcik Taşları Ne Kadar Yaygındır?

 

Böbrek veya safra kesesi taşlarını duymuşsunuzdur. Bademcik taşları ise çok daha yaygındır; araştırmalar, nüfusun yaklaşık %40’ının bademcik taşına sahip olabileceğini göstermektedir. Neyse ki genellikle zararsızdırlar.

Belirtileri Nelerdir?

 

Çoğu zaman hiçbir belirti görülmez. Ancak taşlar belirti oluşturduğunda şunlar görülebilir: boğazda tahriş veya bir şey takılmış hissi, ağız kokusu, öksürük, yutkunma sırasında rahatsızlık ve boğaz enfeksiyonları.

Kimlerde Daha Sık Görülür?

 

Bademcik taşı herkesde oluşabilir, ancak bazı kişilerde daha olasıdır: düzensiz, girintili bademcikler, sigara içenler, şekerli içecekleri sık tüketenler, ağız hijyeni kötü olanlar ve aile öyküsünde bademcik taşı bulunan kişiler.

Tedavi Yöntemleri

 

Semptom yoksa tedavi gerekli olmayabilir. Semptom varsa, tuzlu suyla gargara yapmak veya pamuklu çubuk veya su dişi ipi ile taşları çıkarmak genellikle yeterlidir. Keskin nesnelerle müdahale etmek boğaza veya bademciklere zarar verebilir.

Bademcikler iltihaplı veya enfekte ise doktor antibiyotik veya antienflamatuar ilaç önerebilir.

Ameliyat Gerekir mi?

 

Şiddetli ve sık tekrar eden semptomlar için ameliyat gerekebilir. Seçenekler arasında bademciklerin alınması veya bademciklerdeki derin girintileri düzeltmek için lazer, elektrik akımı veya radyo dalgaları ile yapılan kriptoliz bulunur.

Önleme

 

Bademcik taşlarının tekrar oluşmasını önlemek için öneriler şunlardır: diş ve dili düzenli fırçalamak, diş ipi kullanmak, yemek sonrası tuzlu suyla gargara yapmak, şekerli yiyecek ve içecekleri sınırlamak, sigara ve elektronik sigara kullanmamak.

Sonuç

 

Bademcik taşları şaşırtıcı derecede yaygındır ve çoğu zaman zararsızdır. Semptom veriyorsa kolayca tedavi edilebilir ve uygun önlemlerle tekrar oluşma riski azaltılabilir. Artık bu konuda daha fazla bilgiye sahipsiniz; bademcik taşları artık bir sır değil.

Meditasyon ve Beyin: Stresi Azaltmanın Bilimsel Yolu

Nörobilimci Sara Lazar için açık farkındalık meditasyonu, günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda. Massachusetts General Hospital ve Harvard Tıp Fakültesi’ndeki çalışmalarıyla tanınan Lazar, meditasyonu şöyle açıklıyor: “Özellikle bir şeye odaklanmadan, sadece farkında olduğumun farkına varıyorum. Bu yöntem, genellikle görmezden geldiğimiz kısa süreli düşünce ve duyguların daha iyi farkına varmamı sağlıyor.”

Meditasyonun Faydaları

Meditasyon yalnızca anlık bakış açınızı değiştirmekle kalmaz. Araştırmalar, belirli meditasyon türlerinin kronik ağrı ve stresi azaltmaktan yüksek tansiyonu düşürmeye, kaygı ve depresyonu hafifletmeye kadar bir dizi fayda sağlayabileceğini gösteriyor. Lazar’ın çalışmaları, meditasyonun beynin korku ve kaygıyı işleyen bölgelerinde yapısal ve bağlantısal değişikliklere yol açabileceğini ortaya koyuyor. “Meditasyon, zihinsel bir egzersizdir. Fiziksel kaslarınızı geliştirdiğiniz gibi, sakinlik kaslarınızı da güçlendirebilirsiniz” diyor Lazar.

Meditasyon Türleri

 

Meditasyon denilince akla yalnızca gözleri kapatıp oturmak gelmemeli. Lazar, açık farkındalık meditasyonu, odaklanmış farkındalık, rehberli meditasyon, mantra meditasyonu ve derin nefes alma tekniklerinin farklı türlerini kullanıyor. Bu uygulamaların temel amacı, anın farkında olmak, yaşadıklarınızı gözlemlemek ve müdahaleci düşüncelerden yargılamadan uzaklaşmak. Düzenli bir meditasyon pratiği, nefes almak, yavaşlamak ve içsel deneyimlerinizi gözlemlemek üzerine kuruludur.

Meditasyonun Beyni Nasıl Değiştirdiği

 

MRI görüntüleme çalışmaları, meditasyonun özellikle amigdala üzerinde etkili olduğunu gösteriyor. Amigdala, korku ve kaygıyı işleyen bir beyin bölgesidir. Lazar ve ekibi, farkındalık temelli stres azaltma (MBSR) programının sekiz hafta sonunda amigdala yoğunluğunu azaltabileceğini ve stres düzeylerini düşürdüğünü buldu.

Yaygın anksiyete bozukluğu olan katılımcılar üzerinde yapılan bir çalışmada, sekiz haftalık MBSR uygulaması, amigdala ile prefrontal korteks arasındaki bağlantıları güçlendirdi. Bu sayede katılımcıların beyinleri, nötr durumlara karşı korku tepkisi göstermeyi bıraktı ve semptomlarında gözle görülür bir iyileşme sağlandı.

Meditasyonun Günlük Hayatımıza Etkisi

 

Lazar, meditasyonun stresli durumlarda farkındalık kazandırarak sakin kalmamıza yardımcı olduğunu söylüyor. İş teslim tarihleri, aile içi tartışmalar veya olumsuz haberler karşısında meditasyon, tepkilerimizi daha bilinçli ve tarafsız bir şekilde gözlemlememizi sağlıyor. “Bu, duruma kayıtsız kalmak değil. Sadece olaylara verdiğiniz tepkiyi fark ederek döngüyü kırmak” diyor Lazar.

Meditasyona Başlamak ve Pratiği Geliştirmek

 

Meditasyona yeni başlıyorsanız, Lazar “Üç Dakikalık Nefes Alma Meditasyonu”nu öneriyor. Bu kısa yöntem, meditasyonu deneyimlemenizi ve nefes farkındalığını öğrenmenizi sağlar. Uygulamanızı geliştirmek için bazı basit yollar şunlardır: egzersiz yaparken süreyi uzatmak, açık havada meditasyon yapmak, gün boyunca kısa farkındalık molaları vermek. Örneğin, ofisten arabanıza yürürken tüm işleri düşünmek yerine adımlarınıza ve çevrenize odaklanabilirsiniz. Bu küçük uygulamalar, meditasyonu günlük hayatınıza entegre etmenin basit yollarıdır.

Prostat Kanseri Taramasında MRI Hedefli Biyopsi

Sistematik Yaklaşımın Alternatifi

Prostat kanseri taramasında kullanılan prostat spesifik antijen (PSA) testi, anormal sonuçlar verdiğinde genellikle sistematik biyopsi yapılır. Bu yöntemde, doktorlar ultrason eşliğinde prostat bezinden yaklaşık bir düzine örnek alır ve mikroskop altında kanser açısından inceler.

Sistematik Biyopsinin Sınırlamaları

Sistematik biyopsiler bazı riskler taşır. En önemli sorun, yavaş büyüyen ve hayati tehlike yaratmayacak tümörleri tespit ederek gereksiz tedavilere yol açabilmesidir. Bu nedenle araştırmacılar, PSA taraması sonrası sistematik biyopsiye alternatif yöntemler geliştirmeye çalışıyor.

Bunlardan biri, öncelikle prostatın manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ile taranması ve biyopsinin yalnızca şüpheli bölgelere uygulanmasıdır. Bu yöntem, MRI hedefli biyopsi olarak adlandırılır ve giderek daha yaygın kullanılmaktadır. Ancak bazı uzmanlar, MRI’nın erken evrede bazı kanserleri gözden kaçırabileceği konusunda endişelidir. Bu nedenle sistematik ve hedefli biyopsiler bazen birlikte uygulanarak klinik olarak önemli kanserlerin tespit olasılığı artırılır.

Büyük Bir Çalışmanın Bulguları

İsveç’te yapılan geniş çaplı bir çalışmada, 50-60 yaş arası 38.316 erkek PSA taramasına davet edildi. PSA seviyesi 3,0 ng/mL veya üzeri olan 13.153 erkek çalışmaya dahil edildi ve iki gruba ayrıldı:

  • Sistematik biyopsi grubu: Tüm erkekler sistematik biyopsi ve MRI’ye tabi tutuldu. MRI’da şüpheli lezyon tespit edilirse hedefli biyopsi de uygulandı.

  • MRI hedefli biyopsi grubu: Erkekler yalnızca MRI taramasına tabi tutuldu; şüpheli lezyon bulunanlara hedefli biyopsi yapıldı, sistematik biyopsi uygulanmadı.

 

Ortalama 3,9 yıllık takip sonunda, sistematik biyopsi grubunda 298, MRI hedefli biyopsi grubunda 185 prostat kanseri vakası tespit edildi. Sistematik biyopsiler, klinik olarak önemsiz kanserleri daha fazla saptadı: MRI hedefli grupta 68, sistematik biyopsi grubunda 159 vaka. Çalışma, MRI ile hedeflenen biyopside klinik olarak önemsiz kanser tanısı riskinin %51 daha düşük olduğunu gösterdi.

MRI Hedefli Biyopsinin Avantajları

 

MRI sonuçları negatif olan erkeklerde biyopsi yapılmaması, gereksiz tedaviye yol açabilecek yavaş büyüyen kanserlerin tespit edilme riskini önemli ölçüde azaltıyor. Takip sırasında klinik olarak önemli kanserlerin tespit edilme oranı ise her iki grupta da çok düşük kaldı: Sistematik biyopsi grubunda %0,2, MRI hedefli biyopsi grubunda %0,1.

Uzman Görüşleri

Uzmanlar, bu sonuçların PSA taraması sonrası MRI kullanımını destekleyen cesaret verici veriler sunduğunu belirtiyor. Ancak MRI sonucu negatif olan erkeklerde biyopsi yapılmama kararının, PSA seviyesi ve diğer risk faktörlerine göre bireysel olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor. Yani, MRI’da lezyon görülmese bile PSA seviyesi yüksek olan erkeklerde biyopsi gerekebilir.

Sonuç

MRI hedefli biyopsi, gereksiz tedavi riskini azaltırken, klinik olarak önemli kanserleri tespit etme olasılığını koruyan etkili bir yöntem olarak öne çıkıyor. Bu yaklaşım, prostat kanseri taramasında sistematik biyopsiye alternatif veya tamamlayıcı bir yöntem olarak giderek daha fazla benimseniyor.

İltihaplı Bağırsak Hastalığı ve Mikrobiyomun Rolü

 

Türkiye’de yüz binlerce kişi, iltihaplı bağırsak hastalığı (IBD) ile yaşamaktadır. IBD, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi kronik veya tekrarlayan bağırsak iltihaplarıyla karakterizedir. Bu hastalıkların ortaya çıkmasında genetik faktörler, çevresel etkiler ve bağışıklık sistemi karmaşık bir şekilde etkileşir.

Mevcut tedaviler genellikle iltihabı kontrol altına almak için bağışıklık sistemini baskılar. Son yıllarda yapılan mikrobiyom araştırmaları, IBD’yi daha iyi anlamamıza ve yönetmemize yardımcı olabilecek yeni yollar sunmaktadır. Hücreler, hayvan modelleri ve insanlarda yapılan çalışmalar, “iyi” bakterilerin yani probiyotiklerin IBD üzerinde potansiyel faydalarını araştırmaktadır.

Sağlıklı Mikrobiyom: Bağırsak Bariyerinin Koruyucusu

 

İnsan bağırsak mikrobiyomu, bağırsakta yaşayan trilyonlarca bakteri, virüs ve mantar topluluğudur. Sağlıklı bir mikrobiyom, bağırsak zarının zararlı bakterilerin ve toksinlerin kana geçmesini önlemesini sağlar. Yararlı bakteriler iltihabı sınırlayarak bağırsakta dengeli bir ortam yaratır.

Araştırmalar, sağlıklı bir mikrobiyomun:

  • Kolonu kaplayan hücreleri besleyerek sıkı bir bariyer oluşturduğunu,

  • Bağırsaktaki bağışıklık hücreleriyle etkileşime girerek iltihabı azalttığını,

  • Bağırsak mukusunu artırarak ek bir koruma sağladığını göstermektedir.

 

Mikrobiyomu yok edilen veya laboratuvarda mikrobiyomsuz yetiştirilen hayvanlarda bağırsak zarı kolayca zarar görebilmektedir.

Dengesiz Mikrobiyom: İltihap ve Hasar

 

Mikrobiyomda yararlı ve zararlı bakteriler dengede değilse bağırsak geçirgenliği artabilir. Bu durum, zararlı bakterilerin ve toksinlerin bağırsak dokusuna geçmesine izin vererek iltihaplanmayı tetikler. Bu dengesizlik, disbiyoz olarak adlandırılır ve IBD’nin temel özelliklerinden biridir.

Probiyotikler: Umut Var mı?

 

Probiyotikler, takviyelerde veya fermente gıdalarda (yoğurt, kefir, kombu çayı, lahana turşusu) bulunan canlı mikroorganizmalardır. Amaç, yararlı bakterileri artırarak bağırsak mikrobiyomunu dengelemek, iltihabı azaltmak ve bağırsak bariyerini güçlendirmektir.

Şu ana kadar IBD için rutin olarak önerilen standart bir probiyotik tedavi bulunmamaktadır. Yapılan küçük çalışmaların sonuçları karışık olsa da bazı bulgular öne çıkmaktadır:

  • Ülseratif Kolit: Bifidobacteria ve Lactobacilli gibi bazı bakterilerin semptomları hafifletmede ve remisyonu teşvik etmede sınırlı fayda sağladığı görülmüştür. Ancak bu etkiler standart tedavilerle kıyaslandığında yeterli değildir.

  • Pouchitis: Kolon çıkarıldıktan sonra J şeklinde kesede iltihap görülebilir. VSL#3 adlı probiyotik karışım, bu iltihabı azaltmada bazı çalışmalarla etkili bulunmuştur.

  • Crohn Hastalığı: Probiyotiklerin Crohn hastalığında etkisi sınırlı ve plasebodan belirgin olarak üstün değildir.

 

Diyet, Lif ve Prebiyotikler

 

Mikrobiyom, beslenme ile şekillendirilebilir. Lif açısından zengin gıdalar ve bazı fermente gıdalar, bağırsak bakterilerini destekleyerek sağlıklı bir mikrobiyomu teşvik eder. Prebiyotikler ise bağırsak tarafından sindirilmeyen, ancak mikrobiyom tarafından tüketilen bileşiklerdir. IBD’de prebiyotiklerin faydaları henüz sınırlı ancak umut vericidir.

Akdeniz diyeti gibi lif açısından zengin beslenme, IBD’de semptomları ve iltihaplanma göstergelerini hafifçe azaltabilir. Bu diyet, genel sağlığı iyileştirdiği için gastroenteroloji uzmanları tarafından önerilmektedir.

Sonuç

 

Probiyotikler ve muhtemelen prebiyotikler IBD’de umut vaat etmektedir. Ancak hangi bakteri türlerinin en etkili olduğunu, en iyi probiyotik karışımını, kişiselleştirilmiş yaklaşımları ve ideal dozajı belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Şu an için probiyotikler ve prebiyotikler, standart immünosupresif tedavilerle birlikte tamamlayıcı stratejiler olarak kullanılmaktadır.

İlaç Yan Etkileri: Bilmeniz Gerekenler

İlaç Yan Etkileri: Bilmeniz Gerekenler

İlaçlar birçok sağlık faydası sağlayabilir. Hastalıkları önleyebilir veya tedavi edebilir, yaşam kalitenizi artırabilir ve yaşam süresini uzatabilir. Ancak her ilacın olası yan etkileri vardır. Bu yan etkiler her zaman ortaya çıkmasa da, risk her zaman mevcuttur. Mantıklı olarak, ilaçlar hastalıkla mücadele ederken vücudun normal ve sağlıklı bölgelerini de etkileyebilir; bu da rahatsız edici semptomlara ve nadiren ciddi sonuçlara yol açabilir.

En Yaygın Yan Etkiler

İlaçların yan etkilerini merak ediyorsanız, Ulusal Tıp Kütüphanesi veritabanından aldığınız ilaçlar hakkında bilgi alabilirsiniz. En sık görülen yan etkiler şunlardır:

  • Mide bulantısı, kabızlık veya ishal

  • Ağız kuruluğu

  • Uyuşukluk

  • Döküntü

  • Baş ağrısı

Bazı yan etkiler özellikle rahatsız edici olabilir. Örneğin, cinsel yan etkiler genellikle yeterince bildirilmez. Ayrıca unutkanlık veya konsantrasyon güçlüğü (beyin sisi) günlük yaşamı ve işlevselliği olumsuz etkileyebilir.

Tehlikeli Yan Etkiler

 

Çoğu yan etki rahatsız edici olsa da bazıları acil tıbbi müdahale gerektirir:

  • Anafilaksi: Ani alerjik reaksiyon, döküntü, dudak/dil/boğaz şişmesi ve nefes darlığı ile kendini gösterir.

  • Stevens-Johnson Sendromu (SJS) ve Toksik Epidermal Nekroliz (TEN): Şiddetli cilt döküntüsü, soyulma ve ateş ile karakterizedir. TEN, daha ciddi cilt hasarı oluşturur ve yaşamı tehdit edebilir.

  • DRESS Sendromu: Nadir görülen bu reaksiyon, döküntü, lenf düğümü büyümesi, karaciğer hasarı ve diğer organlarda zarar ile seyreder.

İlaç Etkileşimleri

Bazı ilaçlar yalnızca başka bir ilaçla birlikte alındığında yan etki gösterebilir. Örneğin, kan sulandırıcı ilaç ile ibuprofen veya naproksen kullanımı kanama riskini artırabilir. Binlerce ilaç etkileşimi bilinmektedir ve doktorlar, eczacılar ve reçete sistemleri bu etkileşimleri önceden kontrol eder.

Yan Etkilerin Faydaları Olabilir mi?

 

Bazı ilaçlar, beklenmedik olumlu yan etkiler nedeniyle farklı amaçlarla kullanılabilir. Örneğin:

  • Minoksidil: Tansiyon ilacı iken saç dökülmesini önlemek için kullanıldı.

  • Sildenafil: Yüksek tansiyon ilacı olarak geliştirilmişken, erkeklerde ereksiyona neden olduğu keşfedildi ve Viagra olarak onaylandı.

Ne Zaman Doktora Başvurmalı?

 

Yan etki şüphesi varsa, mutlaka sağlık uzmanınıza başvurun. Ciddi yan etkilerde ilacı kesip acil tedavi almak önemlidir ve FDA’ya bildirim yapılabilir. Daha hafif yan etkiler için ilk refleks olarak ilacı kesmek yerine farklı seçenekler değerlendirilebilir:

  • Bekleyin: Yan etki hafifse vücudun alışmasını bekleyin.

  • Dozu Azaltın: Doktor, ilacın dozunu veya kullanım sıklığını azaltabilir.

  • İlacı Kesin: Gerekirse farklı bir tedavi seçeneği düşünülür.

  • Ek İlaç Kullanımı: Bazen yan etkileri azaltmak için ikinci bir ilaç eklenebilir; bu yöntemde dikkatli olunmalıdır.

Sonuç

İlaçların yan etkileri her zaman istenmeyen bir durum değildir. Gelecekte yan etkisiz ve etkili ilaçların geliştirilmesi hedefleniyor. Ancak şu an için, yan etkileri yönetmenin birçok yolu vardır ve sizin için en uygun yöntemi bulmak önemlidir.

Metastatik Prostat Kanserinde CTC Testlerinin Önemi

Metastatik prostat kanseri her erkekte farklı hızlarda ilerleyebilir. Bazı hastalarda kanser hızlı ilerlerken, bazılarında daha yavaş büyür ve yaşam beklentisi daha iyidir. Araştırmacılar, kanserin ilerleme hızını tahmin etmek için çeşitli araçlar geliştiriyor. Bunların arasında en umut verici yöntemlerden biri, kandaki dolaşımdaki tümör hücrelerini (CTC) sayan testlerdir.

Prostat kanseri, tümör hücrelerini kan dolaşımına salarak yayılır; bu nedenle kandaki CTC sayısının yüksek olması genellikle hastalığın daha ciddi olduğunu gösterir. Sıvı biyopsi olarak da adlandırılan bu test, doktorların hastalara standart tedavi mi yoksa daha agresif tedavi mi uygulanması gerektiğine karar vermesine yardımcı olabilir. Şu anda piyasada sadece bir CTC testi mevcuttur ve kullanımı hormon tedavisine dirençli ileri evre metastatik prostat kanseri ile sınırlıdır.

CTC Verilerinin Kullanımı

 

Hormon tedavileri, prostat tümörlerinin büyümesini sağlayan testosteronu engeller. Araştırmalar, yüksek CTC sayısının hormon tedavisine dirençli hastalarda daha düşük yaşam süresi ve hızlı hastalık ilerlemesi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Yeni çalışmalar ise CTC sayısının, hormon tedavisine halen yanıt veren erken evre metastatik hastalar için de öngörücü olabileceğini ortaya koymaktadır.

Bu bilgi, doktorlar için kritik öneme sahiptir. Kanserin seyrini erken tahmin edebilmek, hangi hastaların daha güçlü ilaç kombinasyonları veya klinik denemelerden fayda görebileceğini belirlemeye yardımcı olur. Tersine, yaşlı veya sağlık durumu zayıf hastalar, prognozları hakkında doğru bilgiye sahip olursa daha az agresif tedavi alabilirler.

Araştırmanın Yöntemi ve Sonuçları

 

Araştırmacılar, hormon duyarlı metastatik prostat kanseri tanısı yeni konmuş 503 hastadan kan örnekleri topladı. Örnekler, tedaviye başlamadan önce ve tedavi etkisiz hale geldiğinde alındı. CTC sayıları üç kategoriye ayrıldı: 7,5 mL kan başına 5’ten fazla CTC, 1-4 CTC ve 0 CTC.

Sonuçlar, başlangıçta CTC sayısı yüksek olan erkeklerin daha kötü sonuçlar aldığını gösterdi. 5 veya daha fazla CTC’si olan erkeklerde medyan sağkalım 27,9 ay iken, 1-4 CTC’si olanlarda 56,2 ay olarak bulundu. 0 CTC’ye sahip hastalarda ise yeterli ölüm gözlenmediği için sağkalım hesaplanamadı. Ayrıca, yüksek CTC sayısı hormon tedavisine direnç gelişimini de hızlandırıyordu.

Uzman Görüşleri

 

Uzmanlar, CTC testlerinin metastatik prostat kanseri hastalarında prognozu ve potansiyel tedavi seçeneklerini belirlemede önemli bir araç olduğunu vurguluyor. Bu testlerin, geleneksel görüntüleme yöntemleriyle nasıl karşılaştırılacağı henüz net değil. Ancak kanda kanser hücrelerinin tespiti, invaziv biyopsilere olan ihtiyacı azaltabilir ve gelecekte daha doğru tedavi kararlarının alınmasına yardımcı olabilir.

Uzmanlar, asıl hedefin, hastaların hangi tedavilerden daha fazla fayda göreceğini gösteren öngörücü biyobelirteçler bulmak olduğunu belirtiyor ve bunun için randomize klinik çalışmaların gerekli olduğunu ekliyor.

Prostat Kanseri: Kanser Mi, Yoksa Daha Hafif Bir Durum Mu?

Yaklaşık her altı erkekten biri hayatının bir döneminde prostat kanseri teşhisi alır, ancak çoğu zaman bu kanserler ciddi bir tehdit oluşturmaz. Yeni teşhis edilen erkeklerin büyük kısmı, yıllarca belirti vermeden ilerleyebilen ve genellikle acil müdahale gerektirmeyen Derece Grubu 1 (GG1) prostat kanserine sahiptir.

GG1 Kanseri Nedir?

 

Prostat kanseri, yayılma derecesi ve mikroskop altında ne kadar agresif göründüğüne göre sınıflandırılır. Saf GG1 kanseri, en düşük riskli formdur, yaşla birlikte sık görülür, vücudun diğer bölgelerine yayılmaz ve genellikle acil tedavi gerektirmez. Bu nedenle bazı uzmanlar, buna “kanser” denilmesinin gereksiz endişe yarattığını savunuyor.

Tedavi Yaklaşımları

 

GG1 kanseri çoğunlukla PSA taramaları sırasında tespit edilir. Bu taramanın amacı daha agresif kanserleri erken yakalamaktır, ancak genellikle GG1 kanseri tesadüfen bulunur. Uzmanlar, bu tür hastalıkların aktif gözetimle yönetilmesi gerektiğini belirtiyor. Aktif gözetim, düzenli PSA kontrolleri, biyopsi ve görüntüleme ile hastalığın izlenmesi ve yalnızca ilerleme görüldüğünde tedavi yapılması anlamına gelir.

Ancak ABD’de düşük riskli prostat kanseri olan erkeklerin yaklaşık %40’ı hemen tedavi edilmektedir. Bunun nedenlerinden biri, “kanser” kelimesinin güçlü bir duygusal etkiye sahip olmasıdır. Bu kelime, yayılma ve ölümle ilişkilendirilir; bu nedenle, GG1 kanseri acil bir sorun olmasa bile erkekler endişelenip gereksiz tedaviye yönlenebiliyor. Bu durum, ameliyat veya radyasyon gibi yan etkileri olan gereksiz tedavilerle sonuçlanabiliyor.

İsim Değişikliği Tartışması

 

Uzmanlar, GG1 kanserinin yerine “asiner neoplazm” gibi, dokuda anormal ancak ölümcül olmayan bir durum olarak adlandırılmasını öneriyor. Bazı uzmanlar, hastalara “kanser” denmezse aktif gözetimden vazgeçebileceklerinden endişe ediyor. Ancak savunucular, GG1 hastalarının kendilerine zarar verme potansiyeli olmayan bir teşhisle psikolojik yük altında bırakılmaması gerektiğini belirtiyor.

Biyopsiler, prostatın yalnızca küçük bir bölümünü örneklediği için, GG1 kanseri taşıyan erkeklerin aktif gözetim altında izlenmesi önemlidir. Ayrıca ailede agresif kanser öyküsü olan veya BRCA1 ve BRCA2 gibi genetik mutasyon riski yüksek erkeklerin daha sık takip edilmesi önerilmektedir.

Uzmanlar, isim değişikliğinin sadece patolojiye dayandırılamayacağını, genetik ve genomik testlerin de dikkate alınması gerektiğini belirtiyor. Bu testler, ileride daha agresif davranabilecek düşük riskli kanserleri tespit etmede yardımcı olabilir.

Genç patologlar ve ürologlar arasında isim değişikliğine olan destek giderek artıyor. Uzmanlar, bu değişikliğin zamanla gerçekleşeceğini ve GG1 kanserinin daha doğru bir şekilde tanımlanacağını öngörüyor.

Aquablation: Prostat Büyümesi Tedavisinde Yenilikçi Cerrahi Seçenek

50 yaş üzerindeki erkeklerde prostat büyümesi yaygındır. Benign prostat hiperplazisi (BPH) olarak bilinen bu durum, idrar yapmayı zorlaştırabilir ve tedavi edilmediğinde enfeksiyonlar, böbrek taşları ve mesane hasarı gibi sorunlara yol açabilir. BPH için ilaç tedavileri ve farklı cerrahi yöntemler mevcuttur.

Aquablation Nedir?

Aquablation, prostat dokusunu yüksek basınçlı tuzlu su jetiyle kesen yeni bir cerrahi yöntemdir. İşlem sırasında doktorlar ultrason rehberliğinde prostat bezini inceler ve hastalar genel anestezi altında olduğu için ağrı hissetmezler. Ameliyat sonrası genellikle 24 saat boyunca kateter kullanılır; bu süre, üretranın şişliğinin geçmesi için gereklidir. Aquablation’ın popüler olmasının bir nedeni de normal ejakülasyonu koruyabilmesidir.

Uzun Vadeli Sonuçlar

 

Son araştırmalar, aquablation ile idrar fonksiyonlarında görülen iyileşmelerin beş yıl boyunca sürdüğünü göstermektedir. WATER ve WATER II adlı iki klinik çalışmada, prostat hacmi farklı erkekler incelenmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 66–68 arasındadır ve çoğu cinsel olarak aktifti.

Her iki çalışmada da Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS) kullanıldı. Başlangıçta ortalama IPSS puanları 22–23 civarındayken, beş yıl sonra 7 civarına düştü. Ortalama hastanede kalış süreleri 1,4–1,6 gün arasında değişti. Beş yıl sonunda erkeklerin sadece %1’i BPH ilaçları kullanıyor ve %5’ten azı yeniden cerrahi tedaviye ihtiyaç duyuyordu.

Aquablation ve Diğer Cerrahi Yöntemler

 

Avrupa’da devam eden WATER III çalışması, aquablation ile prostat enükleasyonu arasındaki farkı inceliyor. Altı aylık veriler, her iki yöntemde de semptom iyileşmesinin benzer olduğunu gösteriyor. Ancak prostat enükleasyonu grubunda erkeklerin %98’inde ejakülasyon bozukluğu görülürken, aquablation grubunda bu sorun bildirilmemiştir. Bu avantaj, aquablation’ı cinsel yan etkileri daha düşük bir seçenek haline getiriyor.

Uyarılar ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

 

Aquablation, dokuları ısı ile koterize etmediği için uzun süreli kanama riski vardır. Ameliyat sonrası dört ila altı hafta boyunca idrarda kan görülebilir. Kan sulandırıcı ilaç kullanan erkekler için uygun olmayabilir; ameliyat öncesi antikoagülan ilaçların güvenli bir şekilde kesilebilmesi gerekir.

Uzmanlar, aquablation’ın özellikle cinsel yan etkilerin daha düşük olduğu kalıcı bir çözüm arayan orta ve büyük prostatlı erkekler için uygun bir seçenek olduğunu vurgulamaktadır. Ancak mevcut veriler nispeten az sayıda hasta ile sınırlıdır ve uzun vadeli daha geniş çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Alkol Tüketimi: Faydaları, Riskleri ve Bilmeniz Gerekenler

Alkol içmek birçok kültürde uzun süredir yaygın bir gelenektir. Yemeklerin, kutlamaların, sosyal ve sportif etkinliklerin vazgeçilmez bir parçası olabilir. Hatta bazı dini ritüellerde bile alkolün yeri vardır. Ancak bu keyifli alışkanlık, sağlığınıza zarar verebilir.

Alkolün Olumsuz Etkileri

 

Alkol tüketimi, özellikle aşırı olduğunda, birçok sağlık sorunuyla ilişkilendirilmiştir:

  • Karaciğer hastalıkları, siroz ve karaciğer nakli gerektirebilecek ciddi durumlar

  • Yüksek tansiyon, kalp yetmezliği ve demans riski

  • Kanser riskinde artış (karaciğer, kolon, meme, ağız, boğaz ve yemek borusu gibi)

  • Yaralanma ve kazalar, alkollü araç kullanma veya düşmeler nedeniyle artan risk

  • Karar verme yeteneğinde bozulma, riskli davranışlara eğilim

  • Depresyon, anksiyete ve bağımlılık riskinde artış

  • Fetal alkol sendromu: hamilelik sırasında alkol, bebeğin gelişimini olumsuz etkileyebilir

  • Alkol zehirlenmesi: kısa sürede aşırı alkol alımı ölümcül olabilir

 

Aşırı alkol sadece kişinin kendi sağlığını değil, aile ve sosyal ilişkilerini de olumsuz etkileyebilir.

Alkol ve Kanser Arasındaki Bağlantı

 

Son yıllarda yapılan araştırmalar, alkol tüketiminin birçok kanser türü ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Kanser riski sadece aşırı değil, ılımlı alkol tüketiminde bile artabilir. Ancak halkın çoğu, alkol ve kanser arasındaki bu bağlantının farkında değildir. Bu nedenle bazı sağlık otoriteleri, alkol etiketlerinde kanser riskine dair uyarılar bulunmasını önermektedir.

Alkolün Sağlığa Potansiyel Faydaları

 

Alkol, sosyal etkileşimi teşvik etmesi nedeniyle uzun süredir “sosyal yağlayıcı” olarak görülmüştür. Bir dönem, ölçülü alkol tüketiminin kardiyovasküler hastalık ve diyabet riskini azaltabileceği düşünülüyordu. Ancak bu faydaların küçük olabileceği ve alkolün bazı riskleri artırabileceği unutulmamalıdır. Genetik ve yaşam tarzı gibi bireysel faktörler, alkolün fayda ve zararını değiştirebilir.

Biraz Alkol İçmek Hiç İçmemekten Daha mı İyi?

 

Bazı araştırmalar, hafif alkol tüketiminin (haftada 1–3 içki) hiç içmeyenlere göre daha düşük kronik hastalık ve ölüm riski ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak tüm çalışmalar bu sonucu desteklememekte ve sağlık kılavuzları, alkol içmemeyi tavsiye etmektedir.

Ne Kadar Alkol Fazla Sayılır?

 

Mevcut kılavuzlara göre, erkekler için günde en fazla iki içki, kadınlar için ise bir içki sınırı önerilmektedir. Bir içki; 330 ml bira, 150 ml şarap veya 45 ml sert içki olarak kabul edilir. Yeni araştırmalar, ılımlı alkol tüketiminin bile sağlık risklerini artırabileceğini göstermektedir.

Araştırmaların Sınırlamaları

 

Alkolün sağlık üzerindeki etkileriyle ilgili çoğu çalışma nedensellik yerine ilişkiyi incelemektedir. Ayrıca birçok araştırma, katılımcıların kendi beyanlarına dayanmakta ve yaşam boyu alkol tüketimini veya sağlık durumlarına göre değişen alışkanlıkları tam olarak değerlendirmemektedir. Bu nedenle, alkolün riskleri ve faydaları konusunda kesin sonuçlar çıkarmak zordur.

Sonuç

 

Alkolün faydaları ve riskleri hâlâ aktif olarak araştırılan bir konudur. Kimileri içmeyi sever ve alkolün keyfini sürmeye devam eder; ancak sağlığınız açısından riskleri bilmek önemlidir. Önümüzdeki yıllarda, alkolün ideal tüketim miktarı ve sağlık üzerindeki etkileriyle ilgili daha fazla araştırma ve tartışma göreceğimiz kesin.