Lewy Cisimciği Demansı: Alzheimer’ın Gölgesinde Kalan Tehlike

 

Ünlü bir komedyenin 2014’teki trajik ölümünden sonra yapılan otopsi, aslında çok az kişinin bildiği bir gerçeği ortaya çıkardı: Lewy cisimciği demansı (LBD). Alzheimer kadar gündemde olmasa da, bu hastalık, nörodejeneratif demansların en yaygın ikinci nedeni. Uzmanlar, bu hastalığın toplum tarafından daha iyi anlaşılması için çalışmaların arttığını belirtiyor.

Lewy Cisimciği Demansı Nedir?

LBD iki ana grupta incelenir:

Lewy cisimciği demansı (DLB)

Parkinson hastalığı demansı (PDD)

Her ikisinin temelinde, beyinde biriken “Lewy cisimleri” adı verilen anormal protein kümeleri bulunur. Bu birikimler düşünme, hareket, algı ve davranışla ilgili bölgeleri etkiler.

Hastalık ilerleyicidir ve maalesef tedavi edilemez, ancak bazı kişiler uygun ilaç ve bakım yöntemleriyle yaşam kalitelerini uzun süre koruyabilir. Ortalama yaşam süresi yaklaşık yedi yıl olsa da bu süre kişiden kişiye büyük farklılık gösterebilir.

Ne Kadar Yaygın?

Türkiye’de net istatistik bulunmasa da, dünyada milyonlarca insan bu hastalıkla yaşıyor. Uzmanlara göre, çok sayıda kişinin yanlış teşhis aldığı veya hiç doktora başvurmadığı tahmin ediliyor. Çoğu vakada semptomlar 50 yaş sonrası ortaya çıkıyor, bu nedenle nüfus yaşlandıkça görülme sıklığının artması bekleniyor.

Alzheimer ile Benzerlikleri

LBD, Alzheimer’a benzer şekilde düşünme, problem çözme, odaklanma ve günlük yaşam becerilerinde bozulmaya yol açar. Başlangıçta hafif daralmalar görülür, zamanla kişinin kendi bakımını yapamayacağı noktaya kadar ilerleyebilir.

Alzheimer’dan Farkları

LBD’de bilişsel sorunların seyri daha farklıdır. Alzheimer’da hafıza ilk etkilenen becerilerden biridir. LBD’de ise erken dönemde;

• problem çözme zorluğu

• mekânsal algı bozukluğu

• dalgalanan dikkat

gibi belirtiler öne çıkar.

Görsel halüsinasyonlar da LBD’de çok daha erken dönemde görülür. Kişi, evde insan veya hayvan gördüğünü söyleyebilir. Bu halüsinasyonlar genelde tehditkâr değildir.

Diğer Öne Çıkan Belirtiler

Rüyaları canlandırma: REM uykusu davranış bozukluğu olarak bilinir ve çoğu zaman düşünme sorunlarından önce ortaya çıkar.

Hareket bozuklukları: Parkinson’a benzer yavaşlık, kas sertliği, titreme ve düşme eğilimi görülebilir.

Sanrılar: Hastalık ilerledikçe yanlış inançlar ve karmaşık düşünceler gelişebilir.

DLB ve PDD Nasıl Ayırt Edilir?

Ayırt etmede kullanılan temel kriter zamanlamadır.

PDD: Parkinson teşhisi aldıktan en az bir yıl sonra bilişsel sorunlar belirginleşirse koyulur.

DLB: Bilişsel sorunlar daha erken başlar veya hareket belirtileri yokken ortaya çıkar.

Bu ayrım tam olarak keskin değildir; güncel yaklaşım bu iki durumu aynı hastalık spektrumunun farklı noktaları olarak değerlendirmektedir.

Kimler Risk Altında?

LBD için bilinen en güçlü risk faktörü yaştır. Bunun dışında:

• bazı genetik faktörler

• kafa travmaları

• erkek cinsiyet

riskle ilişkilendirilmiştir.

Parkinson riskini artıran yaşam tarzı faktörleri (toksik maddelere maruz kalma, hareketsizlik vb.) LBD için de rol oynayabilir, ancak bu konuda araştırmalar sınırlıdır.

Nasıl Teşhis Edilir?

DLB tanısı, özellikle şu belirtiler bir aradaysa düşünülür:

• düşünmede dalgalanmalar

• görsel halüsinasyonlar

• uyku bozuklukları

• hareket sorunları

Diğer hastalıkları dışlamak için kan testleri, beyin görüntülemeleri ve nöropsikolojik değerlendirmeler yapılır. Ancak erken evrede tanı koymak zordur; belirtiler genellikle farklı hastalıklarla karıştırılır.

Tedavi Seçenekleri

LBD’nin kesin bir tedavisi yoktur, ancak belirtileri yönetmeye yardımcı çeşitli yöntemler vardır:

• bilişsel sorunlar için ilaçlar

• Parkinson benzeri hareket sorunlarına yönelik tedaviler

• uyku problemleri için düzenleyici terapiler

• fizik tedavi ve danışmanlık

Önemli bir detay da bazı ilaçların LBD’de ciddi ve hatta ölümcül yan etkilere yol açabilmesidir. Özellikle halüsinasyonları hedefleyen bazı ilaçlar motor fonksiyonları kötüleştirebilir, bu nedenle uzman kontrolü şarttır.

Sonuç

Lewy cisimciği demansı, Alzheimer kadar bilinir olmasa da etkileri son derece ciddidir. Erken belirtiler genellikle gözden kaçtığı için toplumda farkındalığın artırılması büyük önem taşır. Türkiye’de yaşlanan nüfusla birlikte bu hastalığın daha sık görülmesi mümkündür.

Doğru tanı, uygun tedavi ve aile desteği ile LBD’li kişilerin yaşam kalitesi önemli ölçüde artırılabilir.

Dövmeler ve Lenfoma Riski

Manşetlerin Arkasındaki Gerçek Ne?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım bir kafeden mesaj atıp, “Burada dövmesiz tek kişi benim galiba!” dediğinde pek de şaşırmadım. Çünkü artık herhangi bir kafeye, sahile ya da konsere gittiğinizde dövmelerin ne kadar yaygınlaştığını görmek çok kolay.

Son yıllarda Türkiye’de de dövme yaptıranların sayısı hızla artıyor. Dünya genelinde yapılan araştırmalara göre, özellikle 18–45 yaş arası kadınlarda dövme oranı dikkat çekici derecede yüksek.

Son zamanlarda ise sosyal medyada sıkça paylaşılan bazı haberler kafa karıştırdı:

“Dövmeler lenfoma riskini artırıyor”,

“Dövmeli kişilerde kanser riski daha fazla”,

“Yeni araştırma dövmelerin %20 daha fazla lenfoma riski taşıdığını gösteriyor.”

Peki bu haberler ne kadar doğru? Konuya yakından bakalım.

Neden Dövmeler ve Lenfoma Birlikte Anılıyor?

Lenfoma, bağışıklık sistemiyle ilişkili lenfatik dokulardan başlayan bir kanser türüdür. Her yıl binlerce kişiye tanı konur.

Bilinen risk faktörleri arasında yaş, bazı virüsler, kimyasal maddeler, radyasyon, bağışıklık sistemi bozuklukları gibi etkenler yer alır.

Dövme ise lenfoma için bilinen bir risk faktörü değildir. Buna rağmen araştırmacılar olası bir bağlantıyı merak ediyor çünkü:

  • Dövme mürekkeplerinde bazı kanserojen kimyasallar bulunabiliyor.

  • Mürekkep pigmentleri, dövmeden sonra lenf düğümlerine taşınabiliyor.

  • Bağışıklık sistemi dövme mürekkebine tepki vererek bölgesel bir reaksiyon oluşturabiliyor.

 

Gerçekten Bir Bağlantı Var mı? Araştırmalar Ne Diyor?

Bu konuda yapılmış çok az sayıda araştırma var ve mevcut çalışmalar güçlü bir kanıt sunmuyor.

Bunlardan biri yüzlerce lenfoma hastasıyla karşılaştırma gruplarını analiz etti ve dövmesi olanlarla olmayanlar arasında anlamlı bir fark bulmadı.

2024’te yayınlanan ve medyada geniş yer bulan daha büyük çaplı çalışmada ise:

  • Dövmeli kişilerde lenfoma oranının %21 daha yüksek olduğu öne sürüldü.

  • Ancak bu artışın büyük kısmı istatistiksel olarak anlamlı değildi.

  • Dövmenin yapıldığı zaman ile risk arasında belirsiz bir ilişki vardı.

  • Dövmenin büyüklüğü veya sayısı risk üzerinde etkili görünmüyordu.

 

Bu bulgular, dövmelerin gerçekten lenfomaya neden olup olmadığını göstermeye yetmiyor.

Neden Manşetlere Rağmen Bu Sonuçlar Güvenilir Değil?

Çalışmanın zayıf noktaları önemli:

  • İstatistiksel anlamlılık çoğu sonuçta yoktu.

  • Dövmesi olan kişilerde daha sık görülen ama çalışmada kontrol edilmeyen başka yaşam tarzı faktörleri sonuçları etkilemiş olabilir.

  • Eğer dövme gerçekten lenfomaya yol açsaydı, dünyada dövme oranı arttıkça lenfoma oranlarının da belirgin şekilde yükselmesi gerekirdi. Böyle bir trend görülmüyor.

 

Bu nedenle, “dövme lenfoma yapıyor” demek için henüz elimizde yeterli kanıt yok.

Dövmelerin Bilinen Diğer Sağlık Riskleri Neler?

Dövme yaptırmak genelde güvenli olsa da riskler tamamen sıfır değildir:

  • Cilt enfeksiyonları,

  • Mürekkebe karşı alerjik reaksiyonlar,

  • Yara izi oluşumu,

  • Nadiren de olsa melanom veya diğer cilt kanserleriyle karışabilecek pigment birikimleri.

    Bu nedenle, hijyen kurallarına uyan, sertifikalı ve deneyimli dövme sanatçılarını tercih etmek çok önemlidir.

 

Sonuç: Endişeye Gerek Var mı?

Manşetlerde iddia edildiğinin aksine, dövme ile lenfoma arasında güçlü veya kesinleşmiş bir bağ yok.

Bugüne kadar yapılan araştırmalar, böyle bir ilişkinin zayıf, belirsiz ve muhtemelen tesadüfi olduğunu gösteriyor.

Elbette ileride daha büyük ve kapsamlı çalışmalar yapılabilir. Ancak şu an için dövme yaptıran kişiler endişelenmek yerine, çok daha önemli kanser risk faktörlerine odaklanmalı: sigara, obezite, hareketsizlik, kötü beslenme gibi.

Özetle: Dövmelerle ilgili manşetler dikkat çekici olabilir, fakat bilimsel gerçeklik çok daha sakin.

Hangi Testler ve Tedaviler Gerçekten Gerekli?

Gereksiz Sağlık Hizmetleri: 

Sağlıkla ilgili her fırsatı değerlendirmek kulağa mantıklı gelebilir. Birçok kişi, “Ne kadar çok test, o kadar çok bilgi” diye düşünüyor. Özel hastanelerin indirimli tarama reklamları, işverenlerin sunduğu sağlık paketleri veya sosyal medyada sürekli karşımıza çıkan takviye ürünleri bu fikri daha da pekiştiriyor.

Ancak bir gerçeği unutmamak gerekiyor: Bir testin, tedavinin veya takviyenin mevcut olması, onu yaptırmanız gerektiği anlamına gelmez. Yapılan araştırmalar, Türkiye dahil pek çok ülkede sağlık hizmetlerinin önemli bir kısmının gereksiz olduğunu gösteriyor. Yani “daha fazla” her zaman “daha iyi” değil.

Neden Her Test Gereklidir Diye Düşünüyoruz?

Sağlık konusunda proaktif olmak elbette mantıklı. “Ne kadar bilinçli olursak o kadar güvende oluruz” düşüncesi yaygın. Hastalığı erken yakalamak veya hiç ortaya çıkmadan önlemek cazip geliyor.

Ama sorun şu: Gereksiz veya yanlış zamanda yapılan sağlık hizmetleri, bilgi kazandırmak yerine karmaşa yaratabilir, hatta zarar verebilir. Üstelik bu hizmetler hem bireysel hem de toplumsal anlamda ciddi maliyet doğurur.

Tarama Testlerinde Sınırı Bilmek Önemli

Birçok tarama testi hayat kurtarabilir; fakat bu testlerin bir de durdurulması gereken yaş aralıkları vardır.

Türkiye’de de sık uygulanan bazı örneklere bakalım:

  • Kolonoskopi genelde 75 yaşından sonra önerilmez.

  • Pap smear testi için sınır 65 yaş civarıdır.

  • Mamografi taraması çoğu rehberde 75 yaş sonrası rutin olarak tavsiye edilmez.

    Araştırmalar, bu yaşların ötesinde taramanın faydasının oldukça azaldığını, aksine yanlış pozitif gibi sorunlarla gereksiz işlemlere yol açabileceğini gösteriyor.

 

Takviyeler: Herkese Faydalı Değil

Diyet takviyeleri Türkiye’de de büyük bir pazar. Vitamin D, balık yağı, multivitaminler… Çoğu kişi bunları “eksiği tamamlayan sigorta” gibi görüyor.

Oysa bilimsel kanıtlar, rutin takviye kullanımının herkese fayda sağladığını göstermiyor.

  • Multivitaminlerin bilişsel gerilemeyi yavaşlattığına dair bazı umut verici bulgular olsa da genel nüfus için net bir öneri yok.

  • Balık yağı, düzenli balık tüketiminin sunduğu faydayı her zaman sağlayamayabilir.

  • D vitamininin rutin kullanımı ise eksikliği olmayan kişiler için gerekli görülmüyor.

    Elbette doktor tarafından önerilen, eksiklik giderici takviyeler bunun dışında tutulmalı.

 

Aspirin Kullanımı Artık Eski Gibi Önerilmiyor

Uzun yıllar düşük doz aspirin neredeyse herkes için “koruyucu” kabul ediliyordu. Fakat güncel rehberler bu yaklaşımı değiştirdi.

  • Daha önce kalp krizi veya felç geçiren kişiler için aspirin hâlâ önemli bir tedavidir.

  • Ancak ortalama riske sahip 60 yaş üzerindeki bireylerde günlük aspirin, faydadan çok zarar verebilir; mide kanaması ve bazı felç türleri riskini artırabilir.

    Bu nedenle aspirin kullanımı mutlaka doktorla yeniden değerlendirilmelidir.

 

Prostat Kanseri Taraması Her Erkek İçin Doğru Değildir

PSA testi ve rektal muayene, 55–69 yaş arası erkeklerde bile artık otomatik olarak önerilmiyor. Çünkü:

  • Yanlış pozitif oranı yüksektir.

  • Gereksiz biyopsilere ve müdahalelere yol açabilir.

  • Hayat süresini anlamlı şekilde uzattığına dair güçlü kanıt yoktur.

    70 yaş üstünde ise taramanın genellikle faydası görülmez. Buna rağmen pek çok erkek alışkanlıkla test yaptırmayı sürdürüyor.

 

Kalp Testleri Herkese Gerekmez

EKG, efor testi, BT anjiyo… Kalp sağlığı testleri hızla artıyor. Ancak bu testler sadece riskli gruplar veya semptomu olan kişiler için öneriliyor.

Şikâyeti olmayan, düşük riskli kişilerin rutin kalp taramaları hem gereksizdir hem de yanlış pozitif sonuçlara yol açarak ciddi işlemlere kadar giden bir zinciri tetikleyebilir.

Gereksiz Sağlık Hizmetlerinin Görünmeyen Zararları

Yalnızca maddi değil, duygusal ve fiziksel zararlar da söz konusudur.

  • Gereksiz testler ağrı, rahatsızlık veya nadiren komplikasyon yaratabilir.

  • Sonuçları beklemek kaygı seviyesini artırır.

  • Yanlış negatifler sahte güven hissi oluşturabilir.

  • Gereksiz tedaviler yan etkilere sebep olabilir.

 

Sonuç: Sağlıkta Daha Az Bazen Daha Çoktur

Doktorunuz bazı testleri artık yaptırmanıza gerek olmadığını söylüyorsa, bu size değer verilmediği anlamına gelmez. Aksine, faydası olmayan bir işlem için sizi riske atmamak demektir.

Gereksiz sağlık hizmetlerini azaltmak hem daha güvenli bir bakım sağlar hem de zaman ve para kaybetmenizi önler.

Kısacası, doğru testleri doğru zamanda yaptırmak sağlık için gerçek anlamda en akıllıca yaklaşımdır.

Aşırı Sıcaklar Cildimizi Nasıl Etkiliyor?

Yaz Aylarında Cilt Sağlığını Korumak İçin Bilmeniz Gerekenler

2024 yılı, dünya genelinde sıcaklık rekorlarının kırıldığı bir yıl oldu. Türkiye’de de özellikle yaz aylarında sıcaklıklar normalin çok üzerine çıkınca birçok kişinin cildinde yeni problemler görülmeye ve mevcut sorunlar alevlenmeye başladı. Sıcak havanın cilt üzerinde nasıl etkiler bıraktığını bilmek, isilikten egzamaya, rozaseadan melazmaya kadar pek çok rahatsızlığı önlemek için önemli bir adım.

Sıcaklık Cildi Nasıl Etkiler?

Aşırı sıcaklar, bazı cilt sorunlarını tetikleyebilir ya da var olan sorunların kötüleşmesine yol açabilir. En sık görülen etkilerden biri isiliktir. Çok sıcak havalarda ter bezleri aşırı çalışır ve ter kanalları tıkanınca ciltte kırmızı, kaşıntılı kabarcıklar oluşur.

Benzer şekilde, göğüs ve sırtta küçük, kaşıntılı döküntülerle seyreden Grover hastalığı da sıcak ve terle birlikte kendini daha fazla gösterebilir. Çoğu zaman birkaç hafta veya ay içinde geçse de özellikle yaz aylarında tekrarlama riski yüksektir.

Egzama hastalığı olan kişiler için sıcak hava dalgaları ayrı bir zorluktur. Artan terleme, hem cildi tahriş eder hem de iltihabı artırır. Ayrıca sıcak hava nedeniyle oluşan sıvı kaybı cildi kurutarak egzama alevlenmelerine zemin hazırlar.

Rozasea, yüz kızarıklığı ve damarlanmanın belirginleşmesiyle bilinir ve sıcaklık değişimlerine son derece duyarlıdır. Vücut kendini serinletmek için damarları genişlettiğinde yüzdeki kızarıklık ve yanma hissi artabilir.

Melazma gibi koyu leke problemleri de ısıyla birlikte kötüleşebilir. UV ışınları zaten melazmanın başlıca tetikleyicilerinden biridir; buna ek olarak sıcak hava, melanin üreten hücrelerin daha aktif çalışmasına yol açarak lekelerin koyulaşmasına sebep olur. Ayrıca hem sıcak hem UV ışınlarının etkisiyle ciltteki kolajen ve elastin yapıları daha hızlı bozulur, bu da erken yaşlanmayı hızlandırır.

Uzun süren sıcak dönemleri aynı zamanda UV maruziyetini artırdığı için cilt kanseri riskinde de artış görülebilir. Açık havada çalışan kişilerde bu etki daha belirgin olabilir.

Sıcak Dalgaları ve Hava Kirliliği Birlikte Nasıl Zararlı Oluyor?

Sıcak hava, özellikle ozon ve partikül madde gibi kirleticilerin yoğunluğunu artırabilir. Bu da ciltte tahrişe, iltihaba ve oksidatif strese neden olur. Egzama, rozasea gibi iltihaplı cilt hastalıkları bu şartlarda kolayca kötüleşebilir. Güneş ışığı, ısı ve kirleticilerin birleşimi cilt bariyerine zarar vererek daha hassas hale gelmesine yol açabilir.

Sıcaklık İlaçların Etkisini Azaltabilir mi?

Evet. Bazı ilaçlar yüksek sıcaklıklara maruz kaldığında etkisini kaybedebilir. Özellikle alerji acillerinde kullanılan bazı ilaçların serin ortamda saklanması gerekir. Ayrıca cilt bakım ürünlerinde bulunan retinoidler, bazı antibiyotikler ve bağışıklık sistemi ilaçları cildi güneşe karşı daha hassas hâle getirir. Bu ürünleri kullanıyorsanız, güneşten korunma alışkanlıklarınızı güçlendirmeniz gerekir.

Sıcak Havada Cildinizi Nasıl Koruyabilirsiniz?

Cildi serin tutmak:

• Pamuk ve keten gibi nefes alan kumaşları tercih edin.

• Sıcak duşlardan kaçınıp ılık veya serin suyla duş alın.

• Klima yoksa alışveriş merkezi, kütüphane gibi serin yerlere giderek ısınan vücudunuzu rahatlatın.

Nem seviyesini korumak:

• Bol su için, su oranı yüksek karpuz ve salatalık gibi gıdaları tüketin.

• Duştan sonra hafif yapılı nemlendiriciler kullanın. Hyaluronik asit veya gliserin içeren ürünler sıcak havada iyi sonuç verir.

Güneşten ve kirlilikten korunmak:

• Geniş kenarlı şapka, güneş gözlüğü ve ince uzun kollu giysiler kullanın.

• Çinko oksit veya titanyum dioksit içeren mineral güneş kremlerini tercih edin.

• Sabah rutininde C vitamini gibi antioksidan ürünler kullanarak çevresel hasara karşı korumayı artırın.

• Eve geldiğinizde yüzünüzü ve vücudunuzu nazik bir temizleyici ile yıkayarak kir ve güneş kremi kalıntılarını arındırın.

Aşırı sıcaklıklar daha uzun ve daha yoğun yaşanmaya devam ettikçe cilt sağlığımıza ekstra özen göstermek daha da önemli hâle geliyor. Doğru adımlarla sıcak havanın cilt üzerindeki etkilerini azaltabilir, yaz aylarını daha rahat ve sağlıklı geçirebilirsiniz.

E-Scooter ve E-Bisiklet Patlaması

 

Artan Riskler ve Güvenli Sürüş Önerileri

Elektrikli scooter ve elektrikli bisikletler son yılların en hızlı yükselen ulaşım trendlerinden biri hâline geldi. Uygun fiyatlı olmaları, trafikte büyük kolaylık sağlamaları ve eğlenceli olmaları sayesinde Türkiye’nin birçok şehrinde artık her köşe başında karşımıza çıkıyorlar. Ancak bu hızlı yükselişin beraberinde getirdiği bir sorun daha var: artan kaza oranları.

E-scooter ve e-bisiklet sürüşü özellikle şehir içi trafiğinde yüksek hız, araçlarla yakın temas ve kaldırımların yanlış kullanımı gibi nedenlerle riskli olabiliyor. Peki bu popüler ulaşım araçlarını daha güvenli şekilde kullanmak mümkün mü?

Kaza Sayıları Neden Artıyor?

Son yıllarda elektrikli mikro mobilite araçlarının satış ve kiralama rakamlarında ciddi bir patlama yaşandı. Bunun doğal sonucu olarak, acil servislere e-scooter ve e-bisiklet kullanırken yaralanan kişi sayısı da hızla yükseldi.

ABD’de yapılan kapsamlı bir analiz, 2017–2022 yılları arasında milyonlarca kişinin bu araçları kullanırken yaralanma nedeniyle hastanelere başvurduğunu gösteriyor. E-scooter ve e-bisiklet kazaları geleneksel bisiklet ve scooter kazalarına göre çok daha hızlı artış göstermiş durumda.

Araştırmanın Dikkat Çeken Bulguları

E-bisiklet ve e-scooter kazalarına dair bazı önemli noktalar şöyle:

• E-bisiklet kazaları 2017–2022 arasında 751’den 23 bini aşan bir seviyeye çıktı.

• E-scooter kazaları aynı dönemde yıllık %45’in üzerinde artış gösterdi.

• Sürücülerin yalnızca %43’ü kask takıyor; geleneksel bisiklet ve scooter kullanıcılarında bu oran daha yüksek.

• E-scooter ve e-bisiklet kazalarının çoğu şehir içinde gerçekleşiyor.

• En sık görülen yaralanmalar kesikler, çürükler, kırıklar ve baş-boyun travmaları.

Araştırmanın Sınırları Ne?

Bu bulgular yalnızca acil servise başvuran kişileri kapsıyor. Yani hafif yaralanmalar ya da acil servise gitmeden özel hastane, aile hekimi veya polikliniğe başvuran vakalar değerlendirmeye dahil değil. Ayrıca yayaların neden olduğu veya yayalara verilen zararlar ile araçlarda meydana gelen maddi hasarlar da analizde yer almıyor.

Daha da önemlisi, farklı ulaşım türleri arasında gerçek bir güvenlik karşılaştırması yapılamıyor; çünkü sürücülerin toplam kullanım süresi veya kat edilen mesafe gibi veriler bulunmuyor.

Kazaları Azaltmak İçin Neler Yapabilirsiniz?

Elektrikli scooter ve bisiklet kullanırken güvenliği artırmak için uygulayabileceğiniz on pratik öneri:

• Kask takmayı alışkanlık hâline getirin. Kiralamalarda kask bulunmadığı için kendi kaskınızı yanınızda bulundurmanız gerekebilir.

• Aracı tanıyın. E-bisikletler daha ağırdır; e-scooter ise çoğu yetişkin için yeni bir deneyimdir. Trafiğe çıkmadan önce güvenli bir alanda kısa bir deneme yapın.

• Trafik kurallarına uyun; bisiklet yolunda sürün, kaldırımlarda değil.

• Hızınızı kontrol edin. Özellikle bazı modeller oldukça yüksek hızlara çıkabildiği için refleks süresi kısalır.

• Alkol ve telefon kullanımından uzak durun.

• Tek başına sürün. Bu araçlar genellikle tek kişi için tasarlanmıştır.

• Savunmacı sürüş yapın; çukurlara, araç kapılarına ve yayalara dikkat edin.

• Geceyen yansıtıcı kıyafetler kullanın veya farınızı açık tutun.

• Diğer sürücü ve yayalara yaklaşırken seslenerek uyarın.

• Yerel yönetimlere güvenli bisiklet yolları ve altyapı talep edin.

Sonuç: Eğlenceli Ama Tedbir Gerektiren Bir Ulaşım Biçimi

Gerek işe gidip gelmek, gerek okul veya kısa mesafe ulaşımı, gerekse tamamen keyif amaçlı olsun; e-scooter ve e-bisikletler şehir içinde hızlı ve pratik bir alternatif sunuyor. Ancak artan kaza istatistikleri, bu araçların bilinçli kullanılmadığında ciddi yaralanmalara yol açabileceğini hatırlatıyor.

Gerekli güvenlik önlemlerini almak ve aracı doğru şekilde kullanmak, bu teknolojilerin sunduğu avantajlardan en verimli şekilde yararlanmanızı sağlar. Böylece keyifli bir sürüş aniden acil servis ziyaretiyle sonuçlanmaz.

En Doğru Diyet Hangisi?

 

Son yıllarda beslenme üzerine yapılan araştırmalar, yediğimiz her lokmanın hastalıkları önleme, tedavi sürecini destekleme ve yaşam kalitesini artırma konusunda düşündüğümüzden daha önemli olduğunu ortaya koyuyor. Ancak raflara baktığımızda “en iyi diyet” iddiasıyla karşılaşmak kaçınılmaz. Peki gerçekten en iyisi hangisi?

Aslında bu bir yanıltmaca. Çünkü herkes için geçerli tek bir “en iyi diyet” yok. Bana iyi gelen beslenme düzeni, size uygun olanla aynı olmayabilir. Dahası, çoğu kişi için birkaç farklı sağlıklı diyet seçeneği de aynı derecede etkili olabilir.

Kendinize En Uygun Diyeti Nasıl Belirlersiniz?

Yeni bir beslenme düzeni düşünürken şu soruları kendinize sormak iyi bir başlangıç olur:

• Hedefim ne? Kilo kontrolü, hastalık riskini azaltmak, tansiyonu düşürmek ya da sadece daha enerjik hissetmek…

• “En iyi” diyeti nasıl tanımlıyorum? Daha sağlıklı olmak mı, belirli bir değeri (örneğin kolesterol) düşürmek mi, yoksa ekonomik ve sürdürülebilir bir plan mı arıyorum?

• Sağlık geçmişim ne diyor? Kalp-damar hastalıkları, diyabet veya başka durumlar bazı diyetleri daha uygun hâle getirebilir.

• Hangi yiyecekleri seviyorum, hangilerini gerçekten hayatıma dahil edebilirim? Lezzet tercihleri, kültür ve yaşam tarzı diyete sadık kalma ihtimalini belirler.

Hangi Diyetler Sağlık Açısından Öne Çıkıyor?

Türkiye’de de sıkça duyduğumuz Akdeniz diyeti ve DASH diyeti, kalp hastalığı, felç ve yüksek tansiyon riskini azaltma konusunda güçlü kanıtlara sahip. Ancak daha az bilinen ama etkisi oldukça dikkat çekici başka bir model daha var: portföy diyeti.

Portföy Diyeti Nedir?

Bu yaklaşım, bir yatırım portföyünü çeşitlendirir gibi kolesterolü düşüren farklı besin gruplarını bir araya getirir. Ağırlıklı olarak bitki bazlıdır ve özellikle LDL (kötü kolesterol) ile trigliseritleri azaltmayı hedefler.

Portföy diyetini uygulamak için yapmanız gereken, kalp dostu olduğu kanıtlanmış gıdaları beslenmenize daha sık dahil etmek ve zararlı seçenekleri azaltmak. Bazı kişiler için bu sadece küçük değişiklikler gerektirirken, bazıları için daha kapsamlı bir dönüşüm olabilir.

Portföy Diyetinde Öne Çıkan Besinler

Bu beslenme modelinin temel taşları şunlardır:

• Soya, kuru fasulye, bezelye, nohut, tofu, fındık ve tohumlar gibi bitkisel protein kaynakları

• Yulaf, arpa, elma, narenciye, bamya, patlıcan gibi yüksek lif içeren gıdalar

• Tam tahıllar, sebzeler, meyveler ve kabuklu yemişlerde bulunan doğal fitosteroller

• Zeytinyağı, avokado yağı, aspir yağı, yer fıstığı yağı gibi tekli doymamış yağlar

Bu listenin geniş olması portföy diyetinin en büyük avantajı. Çünkü çoğu kişi bu besinlerin bir kısmını zaten tüketiyor.

Portföy Diyetinde Sınırlandırılan Yiyecekler

Aşağıdaki gıdaları azaltmak ya da mümkünse hayatınızdan çıkarmak önerilir:

• Kırmızı et

• Aşırı işlenmiş ürünler

• Rafine tahıllar ve ilave şeker içeren besinler

• Tereyağı, krema ve yüksek doymuş yağ içeren bazı süt ürünleri

Portföy Diyeti Gerçekten Faydalı mı?

Bu modelin kan lipitlerini iyileştirdiği uzun zamandır biliniyor. Peki kalp krizi ve felç riskini azaltıyor mu?

Evet, yakın yıllarda yapılan geniş kapsamlı bir araştırmaya göre, portföy diyetine en çok uyan kişilerde kalp krizi ve felç geçirme ihtimalinin yaklaşık yüzde 14 daha düşük olduğu görülmüş. Üstelik bu sonuç, yaş, sigara kullanımı, düzenli egzersiz, mevcut hastalıklar gibi birçok değişken hesaba katıldıktan sonra bile geçerli.

Bu veri, portföy diyetinin kardiyovasküler açıdan güçlü bir aday olduğunu düşündürüyor. Ancak bunun gözlemsel bir çalışma olduğunu ve tüm etkinin yalnızca diyetten kaynaklandığının kesin olarak söylenemeyeceğini de unutmamak gerek.

Kilo Vermek İçin Etkili mi?

Portföy diyeti ilk etapta bir kilo verme programı olarak sunulmuyor. Yine de bitkisel ağırlıklı yapısı nedeniyle bazı kişilerde doğal bir kilo kaybı sağlayabiliyor. Fakat obezite, diyabet, bilişsel gerileme ve bazı kanser türleri üzerinde olası etkilerini görmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.

Sağlık Sadece Diyetle Sınırlı Değil

Daha iyi bir yaşam tarzı için beslenmenin yanında şu adımlar da önemli:

• Sigara içmemek

• Düzenli fiziksel aktivite

• Sağlıklı kilo ve tansiyon kontrolü

• Gerekiyorsa diyabet tedavisini düzenli sürdürmek

• Doktorun uygun gördüğü ilaçları doğru şekilde kullanmak

Sonuç: Tek Bir “En İyi” Diyet Yok

Gerçek şu ki, herkese uyan tek bir beslenme modeli yok. Diyetin genel yapısı, porsiyon kontrolü ve uygulanabilirliği çok daha önemli. Katı ve sürdürülemez diyetlerden ziyade, uzun vadede devam ettirebileceğiniz sağlıklı bir düzen benimsemek en doğru yaklaşım.

Portföy diyeti, bu açıdan güçlü bir başlangıç noktası olabilir. Akdeniz ve DASH gibi diğer sağlıklı diyetlerle de birçok ortak yönü bulunuyor. Kendinize uygun olanı seçmek ise hedeflerinize, sağlık durumunuza ve kişisel tercihlere bağlı.

İster portföy diyeti ister başka bir sağlıklı model… Önemli olan, sürdürülebilir şekilde daha iyi beslenmeye adım atmak.

Alkol Tüketimini Azaltmak: Sağlığınız İçin Atabileceğiniz En Etkili Adımlardan Biri

 

Aşırı alkol tüketimi genellikle alkol bağımlılığı olan kişiler için bir risk gibi düşünülür. Oysa uzmanlara göre, bağımlılık seviyesinde içmeyen kişiler bile alkolün toksik etkilerinden ciddi şekilde etkilenebilir. Araştırmalar ilerledikçe, birçok kişi alkolü tamamen bırakmasa bile daha az içmenin faydalarını sorgulamaya başlıyor.

Alkol Vücudu Nasıl Etkiler?

Alkolün etkileri, tüketilen miktara göre değişir. Orta düzeyin üzerindeki her tüketim, özellikle şu riskleri artırır:

  • Karaciğer yağlanması ve karaciğer hastalıkları

  • Meme, karaciğer ve kalın bağırsak kanseri dahil farklı kanser türleri

  • Yüksek tansiyon ve ritim bozuklukları gibi kalp sorunları

    Üstelik “sadece hafta sonu içiyorum” demek de güvenli değildir. Haftada bir kez ağır içmek bile düşme, kazalar veya alkollü araç kullanımı gibi ciddi risklere yol açabilir.

    Son yıllarda yapılan çalışmalar, az miktarda alkolün bile sağlık için zararlı olabileceğini ortaya koyuyor.

 

Daha Az İçmenin Faydaları

Alkolü tamamen bırakmasanız bile azaltmak bile fark yaratır.

Daha az içmek, kanser riskini düşürdüğüne dair güçlü kanıtlar içeriyor. Bunun yanında:

  • Daha kaliteli ve derin uyku

  • Hafıza ve odaklanma becerilerinde iyileşme

  • Daha zinde hissetme

  • Kalori alımının azalmasına bağlı kilo kontrolü

    gibi kısa vadeli olumlu etkiler de yaşayabilirsiniz.

 

Alkolü Azaltmaya Hazır mısınız? İşte Başlamak İçin 5 Öneri

1. İçki Günlüğü Tutun

Ne zaman ve ne kadar içtiğinizi kaydetmek, farkındalık yaratır. Ayrıca “neden azaltmak istiyorum?” sorusuna yazılı cevaplar vermek motivasyon sağlar. Örneğin: “Daha iyi uyku istiyorum”, “Kalbimi korumak istiyorum”, “Daha enerjik hissetmek istiyorum”.

2. Alkolsüz Günler Belirleyin — Hatta Bir Ay Boyunca İçmeyin

Her hafta bir-iki gün alkolü tamamen bırakmayı deneyin. İsterseniz bir hafta veya bir ay boyunca içmeyerek vücudunuzun nasıl tepki verdiğini gözlemleyebilirsiniz. Türkiye’de de yaygınlaşan “Dry January” veya “Sober October” gibi dönemlerin yerel bir versiyonunu uygulayabilirsiniz.

3. Yavaş İçin ve Yemekle Birlikte Tüketin

İçkinizi hızlı bitirmek yerine yudumlayın. Alkollü içeceklerin arasına soda, maden suyu veya meyve suyu gibi alternatifler koyun. Aç karnına içmemek, alkolün hızlı etki edip kontrolü kaybettirme riskini azaltır. Yemekle içmek alkolün vücuda daha yavaş karışmasını sağlar.

4. Düşük Alkollü veya Alkolsüz İçecekleri Deneyin

Son yıllarda alkolsüz bira, şarap alternatifi içecekler ve aromalı gazlı içecekler Türkiye’de de oldukça yaygınlaştı. Daha düşük alkollü seçenekleri tercih etmek, toplam alkol tüketimini azaltır.

5. İçtiğiniz İçeceklerin Alkol Oranını Kontrol Edin

“Hafif bira” daha az alkol içeriyor gibi görünse de çoğu zaman oranlar birbirine çok yakındır.

Ayrıca bazı butik biralar %10’u aşabilen alkol oranlarına sahiptir. Karışık içeceklerde de içerik büyük değişiklik gösterir; bu yüzden etiketi mutlaka kontrol edin.

Cazibeyi Azaltmak İçin Ek İpuçları

  • Evinizde alkol bulundurmayın. Böylece ani içme isteği daha kolay kontrol edilir.

  • Tetikleyici ortamlardan uzak durun. İçki içmeye teşvik eden ortamlar, kişiler veya rutinler varsa, bunları yönetmek için önceden plan yapın.

  • Duygusal durumunuza dikkat edin. Stres, öfke veya yalnızlık alkole yönelmeyi kolaylaştırabilir. Bunun yerine yürüyüşe çıkmak veya güvendiğiniz birini aramak çok daha sağlıklı alternatiflerdir.

 

Alkol tüketimini azaltmak, sağlığınız için yapabileceğiniz en güçlü yatırımlardan biridir. Küçük adımlar bile büyük değişim yaratabilir.

Parasosyal İlişkiler: Sosyal Medyanın Yeni Nesil Duygusal Bağları

 

Sosyal medyada takip ettiğiniz fenomenler, hayranı olduğunuz müzisyenler, dizilerdeki karakterler ya da gerçek hayatta hiç tanımadığınız ünlüler… Onlarla ilgili her detayı biliyor, paylaşımlarını kaçırmıyor ve sanki hayatınızın bir parçasıymış gibi hissediyor olabilirsiniz. İşte bu tek taraflı duygusal bağlara parasosyal ilişki deniyor.

Günümüzde giderek yaygınlaşan bu ilişkiler, tıpkı gerçek hayattaki bağlar gibi hem yararlı hem de zararlı etkiler taşıyabiliyor.

Parasosyal İlişkiler Neden Ortaya Çıkar?

İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır. Binlerce yıl boyunca hayatta kalmak için diğer insanlara güvenmek ve grupla yaşamak zorunda kaldık. Bu yüzden düzenli olarak maruz kaldığımız kişilere —ister gerçek ister kurgusal olsun— doğal olarak bağ kurarız.

Sosyal medyada içerik üreticilerini her gün görmek, dizilerdeki karakterlerin duygularını izlemek veya kitap kahramanlarının hayatına dahil olmak, zamanla bizi onlara yakın hissettirir. Üstelik söz konusu kişi dikkat çekici, ilgi uyandırıcı veya duygusal olarak etkileyiciyse, bağ daha da güçlenir.

Parasosyal İlişkilerin Olumlu Etkileri

Bu tür bağlar, hayatı tekdüze hale geldiğinde renk katabilir.

Bazen motive eder, bazen öğretir, bazen de yalnızlık hissini azaltır. Sevilen bir dizi, sıkı takip edilen bir fenomen veya bir sporcunun azmi, insanlarda ilham etkisi yaratabilir.

Çocuklar, çizgi film karakterlerinden doğru–yanlış hakkında önemli dersler çıkarabilirken; gençler sevdikleri sporcuları örnek alarak daha disiplinli olabilir.

Hatta yapılan araştırmalar, parasosyal ilişkilerin bazı durumlarda ruh sağlığı konularındaki önyargıları azaltabildiğini bile gösteriyor.

Parasosyal İlişkilerin Riskleri

Her şey gibi bu bağların da karanlık bir yüzü var.

Unutmamak gerekir ki bu kişiler sizi tanımıyor ve sizinle gerçek bir bağ içinde değiller. Yani ilişki tek taraflıdır ve bu durum, aşırı güvenildiğinde yalnızlık hissini pekiştirebilir. Bu da depresyon, kaygı ve sosyal izolasyon gibi sorunlara zemin hazırlayabilir.

Ayrıca takip edilen kişi olumsuz bir yaşam tarzı, sağlıksız alışkanlıklar veya değerlerle öne çıkıyorsa, özellikle çocuk ve gençler bundan olumsuz etkilenebilir.

Bir Parasosyal İlişkinin Sorun Olduğunu Nasıl Anlarsınız?

Bazı davranışlar alarm işareti olabilir:

  • Gerçek arkadaşlarınızla buluşmak yerine sevdiğiniz karakterle ilgili içerikleri izlemeyi tercih ediyor musunuz?

  • Bir fenomen veya ünlü, “bana güven” diyerek sizi belirli bir davranışa yönlendiriyor mu?

 

Bazı içerik üreticileri, takipçileriyle kurdukları bu tek taraflı bağları para kazanmak için kullanabilir. Bu nedenle dikkatli olmak önemlidir.

Parasosyal Bağdan Gerçek Bağlara Geçiş

Parasosyal ilişkiler tamamen zararlı değildir; doğru dozda olduklarında eğlenceli ve destekleyici olabilirler. Ancak bunlara fazla sığınmak yerine gerçek hayatta ilişkiler kurmak çok daha sağlıklıdır.

Bu süreç zor gelebilir ama küçük adımlarla başlamak mümkündür:

Bir arkadaşla yemeğe çıkmak, aileyle daha çok zaman geçirmek, daha fazla göz teması kurmak, kucaklaşmak gibi basit şeyler bile sosyal bağları güçlendirir ve insanların kendini daha iyi hissetmesini sağlar.

Sonuç olarak, sevdiğiniz karakterlere veya fenomenlere ilgi duymanız tamamen doğal. Ancak gerçek hayatın yerini almaya başladıklarında durup düşünmekte fayda var. Çünkü sizi gerçekten besleyen ve ihtiyaçlarınızı karşılayan şey, tek taraflı değil karşılıklı bağlardır.

Göz Rengini Değiştiren Göz Damlası Modası

 

Gözler için “ruhun aynası” deriz. Peki ya bir gün aynanın rengini değiştirmek isterseniz? Sosyal medya trendleri ve çevrimiçi satıcılar sayesinde, göz rengini değiştirdiğini iddia eden damlalar kısa sürede popülerleşti. Özellikle gençler arasında bu fikir oldukça ilgi çekiyor. Ancak uzmanlara göre bu ürünler, cazip görünse de ciddi riskler barındırıyor.

Renk Değiştiren Göz Damlaları Neden Tehlikeli?

Uzman kuruluşlar, bu göz damlalarının hiçbir sağlık otoritesi tarafından onaylanmadığını, güvenlik testlerinden geçmediğini ve göz sağlığını ciddi şekilde tehdit ettiğini belirtiyor. Bir göz sağlığı uzmanı, internette satılan bu şişelerin içinde gerçekte ne olduğunu bilmenin mümkün olmadığını ve üretim sürecinin hiçbir denetimden geçmediğini vurguluyor.

Bu Göz Damlaları Nasıl Çalışıyor?

Aslında kimse tam olarak bilmiyor. Üreticiler, damlaların iris üzerindeki melanin miktarını etkileyerek renk değişimi oluşturduğunu iddia ediyor. Sözde birkaç saat içinde etkisi görülüyor ve bir haftaya kadar kalıcılık sağlıyor. Daha uzun süreli sonuçlar isteniyorsa düzenli kullanım öneriliyor.

Ancak göz uzmanları, bu iddiaları destekleyen tek bir bilimsel kanıt bile olmadığını ve mevcut içeriklerin göz rengini değiştirecek nitelikte olmadığını söylüyor.

Göz Sağlığına Ne Gibi Zararlar Verebilir?

Onaylanmamış göz damlalarının oluşturabileceği riskler oldukça ciddi. Uzmanlar, bu tür ürünlerin şunlara yol açabileceğini belirtiyor:

  • Gözde iltihap

  • Enfeksiyon

  • Işığa hassasiyet

  • Göz tansiyonunda artış

  • Glokom gelişimi

  • Kalıcı görme kaybı

 

En büyük tehlike ise korneada oluşabilecek hasar. Korneanın zarar görmesi, geri dönüşü olmayan görme kaybına neden olabilir.

Göz Rengini Değiştirmek için Güvenli Bir Yöntem Var mı?

Eğer hâlâ farklı bir göz rengi denemek istiyorsanız, uzmanların önerdiği tek güvenilir seçenek renkli kontakt lenslerdir. Ancak bunların mutlaka gözlükçü veya göz doktoru aracılığıyla, yani profesyonel bir şekilde temin edilmesi gerekiyor. İnternet üzerinden ucuz ve denetimsiz lensler almak ise en az onaysız damlalar kadar tehlikeli olabilir.

Kısacası, sosyal medyada karşılaştığınız “göz rengini değiştiren damlalar” kulağa hoş gelse de sağlığınız için ciddi risk taşır. Göz, vücudun en hassas organlarından biridir ve ona yapılacak her müdahale güvenilir kaynaklardan sağlanmalıdır.

Bademcik Taşları: Sandığınızdan Daha Yaygın Bir Sorun

 

Geçenlerde bir arkadaşım bademcik taşlarından bahsedince şaşırdım. Yılda birkaç kez boğaz ağrısı yaşadığını ve gargara yapınca taşları çıkarıp rahatladığını anlattı. Ben ise bademcik taşlarının pek yaygın olmadığını düşünüyordum. Ancak arkadaşımın kulak burun boğaz doktoru tam tersini söylemiş. Meğer gerçekten de düşündüğümüzden çok daha sık görülüyormuş.

Bu yazıda bademcik taşlarının ne olduğunu, kimlerde daha çok görüldüğünü ve nasıl tedavi edilebileceğini Türkiye’ye uyarlanmış bir şekilde ele aldım.

Bademcik Taşı Nedir?

Bademcik taşları (tonsillolit), bademciklerin üzerindeki girintilere yerleşen beyaz veya sarı renkte küçük birikintilerdir. Ağızdaki bakteriler, yiyecek kırıntıları, tükürük ve dökülen hücrelerin birleşmesiyle oluşurlar.

Boyutları kişiden kişiye çok değişir; bazen gözle bile fark edilmeyecek kadar küçüktür, bazen de çakıl taşı büyüklüğüne yaklaşabilir. Yumuşak olabilecekleri gibi zamanla sertleşip minik bir kayaya dönebilirler.

Bazıları birkaç gün içinde dökülürken, bazıları haftalarca hatta aylarca kalabilir. Ayda birkaç kez ortaya çıkan da olur, yılda yalnızca bir kere yaşayan da.

Ağız hijyeni taş oluşumunda etkili olsa da, dişlerini düzenli fırçalayan ve diş hekimine giden kişilerde bile görülebilir.

Ne Kadar Yaygın?

Böbrek veya safra kesesi taşları daha bilindik olsa da, bademcik taşları aslında çok daha yaygındır. Çeşitli araştırmalar nüfusun yaklaşık %40’ının hayatının bir döneminde bademcik taşı geliştirdiğini gösteriyor.

Neyse ki çoğu zaman ciddi bir sağlık tehdidi oluşturmazlar.

Bademcik Taşlarının Belirtileri

Çoğu insan taş olduğunu fark etmeden yaşar. Ancak belirti verdiğinde en sık görülen şikâyetler şunlardır:

  • Boğaz ağrısı veya boğazda bir şey takılmış hissi

  • Ağız kokusu

  • Öksürük

  • Yutkunurken rahatsızlık

  • Sık tekrarlayan boğaz enfeksiyonları

 

Kimlerde Daha Sık Görülür?

Bademcikleri olan herkeste oluşabilir, fakat bazı kişiler daha yatkındır:

  • Girintili ve düzensiz yapıda bademciğe sahip olanlar

  • Sigara içenler

  • Çok şekerli içecek tüketenler

  • Ağız bakımına dikkat etmeyenler

  • Ailede bademcik taşı öyküsü olanlar

 

Tedavi Yöntemleri

Tedavi ihtiyacı, yaşanan şikâyetlere bağlıdır.

Belirti yoksa genellikle müdahale gerekmez. Belirti varsa:

  • Tuzlu suyla gargara yapmak

  • Pamuklu çubuk veya su püskürten cihazlarla taşı dikkatlice çıkarmak

    gibi yöntemler işe yarar.

 

Kesinlikle keskin veya sert bir cisimle çıkarmaya çalışmayın; bademciğe zarar verebilirsiniz.

Bademcik iltihaplanmışsa doktor antibiyotik veya iltihap giderici ilaçlar verebilir.

Ameliyat Gerekir mi?

Nadiren gerekli olur.

Şiddetli belirtileri olan, sık enfeksiyon yaşayan veya taşları sürekli tekrar eden kişilerde ameliyat seçenekleri değerlendirilir. Bu seçenekler:

  • Bademciklerin tamamen alınması

  • Bademciklerdeki girintileri düzeltmek için lazer, ısı veya radyo dalgalarıyla yapılan “kriptoliz” işlemi

 

Bademcik Taşı Nasıl Önlenir?

Taş oluşma riskini azaltmak mümkündür. Uzmanların önerileri:

  • Dişleri ve dili günde en az iki kez fırçalamak

  • Düzenli diş ipi kullanmak

  • Yemek sonrası tuzlu suyla gargara yapmak

  • Şekerli yiyecek ve içecekleri azaltmak

  • Sigara ve elektronik sigaradan uzak durmak

 

Sonuç

Bademcik taşlarının bu kadar yaygın olmasına rağmen çok bilinmemesi ilginç. Muhtemelen çoğu kişinin kendi kendine bu sorunla başa çıkması ve doktora ihtiyaç duymamasından kaynaklanıyor.

Eğer siz de bademcik taşlarından şikâyetçi olanlardansanız, bunun genellikle zararsız bir durum olduğunu bilmek rahatlatıcı olacaktır. Basit yöntemlerle tedavi edilebilir ve doğru alışkanlıklarla tekrar oluşması büyük ölçüde önlenebilir.

Dilersen bu yazıyı SEO uyumlu hâle getirebilir, başlık alternatifleri oluşturabilir veya daha kısa/uzun bir versiyon hazırlayabilirim.